Yanlız bizde değil, dünyanın birçok ileri ülkesinde hızla bir barbarlaşma eğilimi göze çarpıyor. Paris, Londra, Viyana, Roma, İstanbul şehirlerinin geçmişini düşünün, bir de bugününe bakın. Durum hüzün vericidir. Şehirler adeta ‘barbar akınlarına uğramış ve istila edilmiş. Bu istilada sadece göçmenlerin, şehre sonradan gelmiş olanların suçu yok. O ülkelerin gençliği de hızlı bir barbarlaşma sürecinde. Kentlerin merkezinde insanlara on bin yıl önce de ihtiyaç duyulan şeyler, yine aynı yöntemlerle sunuluyor. Yemek mi istiyorsun hemşerim: Al sana kızartılmış lop et! Hayvanı kesip, etini ateşe tutup öylece veren; döner, şavarma (döner’in Ortadoğu versiyonu – çevirmeden türemiş), giros, suvlaki dükkânları bir zamanların ünlü imparatorluk başkentlerini, bir Moğol kampı gibi dumanaltı ediyor. Kadın mı istedin hemşerim: Bütün bu şehirlerin merkezi kadınları soyup, yine lop et halinde çıplak gösteren kabareler ya da çiftlerin filmlerini oynatan sinemalarla dolu. Müzik derseniz, hem Batı’daki rock ve heavy metal müziği hem de diğer ülkelerin etnik feryatları gökyüzüne yükseliyor. Kaç ekmek kaç köfte kültürü Barbarlaşma, insanı asli fonksiyonlarına indirgemek anlamında mı kullanılmalı acaba? Çünkü uygarlıkların en büyük çabası, insanoğlunun duygularını inceltmek, düşünce dünyasını yüceltmek ve böylece her türlü günlük eylemine bir zarafet katabilmekti. İki yüzlü bir kültürdü bu, kabul, ama yine de insanlığa bir katkısı oldu! Geçmişteki büyük sarayları ve onların yaratmaya çalıştığı aristokrat kültürü düşünelim: Hiçbir saray mutfağı fazla acı, fazla ekşi gibi kuvvetli tatlara izin vermez. Böyle düşününce Osmanlı mutfağının neden çiğ köfte yerine, binbir emekle hazırlanan ve ağızda hafif, uçucu tatlar bırakan yemeklere yöneldiği daha iyi anlaşılır. Ya müzik? Osmanlı saray müziğiyle göbek atmak, ağlamak, feryat etmek, göğse jilet sallamak, hep beraber el çırpmak imkânsızdır. Çünkü o, diğer sarayların müziği gibi; duygulan coşturma değil, ardı ardına dizilen melodilerle insan algılamasını yüceltme çabasındadır.Aynen, Viyana sarayında ardı ardına dizilen armonilerin, kristal kulelerden dökülen bir çavlara andırması gibi. Gelişmiş uygarlıklarda insanın temel beden fonksiyonlarına doğrudan doğruya seslenip de ‘Al sana et! Al sana kadın! Al sana dümbelek!’ demek, yakışıksızdır. Bütün bunlar, insanoğlunun yarattığı ritüeller içinde ele alınır ve bir duygu yüceliği yakalanmaya çalışılır. Şimdi durup dururken benim neden aristokrasiyi savunduğumu soranlar çıkabilir! Ancak bu yazı saray aristokrasisini yüceltmek amacını gütmüyor ve böyle algılanmamalı. Sadece büyük Avrupa başkentlerine her gidişimde biraz daha arttığını sezdiğim bir eğilimin altını çizmek istiyorum. Aristokratlar da insan kültürünün gelişimine katkıda bulunmuşlardı ve ne yazık ki bu kültür giderek kebapçılarla, seks dükkanlarıyla, yılan oynatanlarla kuşatılmış konser salonlarına hapsedilmiş durumda. “Zaten yüksek kültür önceden de bir azınlığa aitti, saraylara hapsedilmişti” derseniz kabul ederim. Öyleydi. Ne var ki insan, aradan geçen bunca yılda bir gelişme olmasını ve kitle kültürünün daha incelmesini beklerken, tam tersi bir eğilim sezdi mi içinde bir burukluk duymadan edemiyor. Bach’ın, Hafız Post’un, zeytinyağlı yemekler kültürünün, yemek ve içki ritüellerinin toplumdan kovalanmasına üzülüyor. Bunun sonucunda da Bati başkentlerinin metrolarında deşilmedik bir tek koltuk, kırılmadık bir telefon kulübesi bulamıyorsunuz. Sanki barbarlık, yüzyılların hıncıyla uygarlıktan öç alıyor gibi!