Köşe yazan arkadaşların yazılarının çoğunda eleştiri tonunun ağır basması dikkatimi çekiyor. Bu ülkede olup bitenleri kıyasıya eleştiriyorlar. Benim yazılarım da öyle. Acaba ülke mi bozuluyor, yoksa biz mi yaşlanıyoruz? Öyle ya; dünyanın her döneminde yaşlanan kuşaklar gençliği ve yeni değerler sistemini reddetmeye, kendi zamanının hasretini çekmeye teşne değil midir? Bu durum, dünyanın giderek bozulmakta olduğunu mu gösterir? Unutmayalım ki Eski Yunan’da da böyle eleştiriler yapılıyordu, Roma döneminde de! O günlerden beri dünya durmadan geri mi gidiyor? Hiç sanmam! Demek ki eleştiri dozunun artmasında, bizim özel duygularımızın rolü çok. Ama öte yandan 1915 yılında 45 yaşında olan bir yazar, gençliğinin barış dolu yaz akşamlarını özlemle anan bir yazı yazarsa, bu tarihsel bir gerçeği vurgulamak anlamına mı gelir, yoksa yaşlanmakta olan yazarın gençlik günlerini cilalaması mıdır? Çünkü her halde, yazarın gençlik yılları, Birinci Dünya Savaşı’nın ateş çemberinden daha iyidir. Biz de biraz bu durumdayız galiba. Değişen dünyayı anlamaya gayret ediyoruz ama ne yapalım ki bu dünya bize pek yardımcı olmuyor. Dün ziyaretime gelen Amerikalı bir yazarla da bu konuyu konuştuk. Gençlik yıllarının Amerika’sını hasretle anıyor, Bob Dylan, Joan Baez şarkılarının söylendiği, insanların daha duyarlı olduğu dönemi övüyordu. Durup durup söylediği söz şuydu: “Bu Amerika, benim tanıdığım, içinde yetiştiğim Amerika değil!” Ben de aynı sözü Türkiye için söyleyebileceğimi belirtiyordum. Yine aynı soruya geliyorum: Dünya mı kötüleşiyor yoksa biz mi yaşlanıyoruz? Ve cevabını yine kendim veriyorum. Galiba ikisi birden oluyor!