İnsanoğlunun iki eli, kendisine gerekli olan her işi yapmasına yeter. Iki elin yetmediği tek bir durum vardır: Kokteylle yemek karışımı toplantılar...
Böyle toplantılarda insanlar bir ellerine, açık büfeden yemek doldurdukları tabakları alırlar. Oteki ellerinde çatal bıçak ve peçete vardır. Bu işte çok ustalaşmış olanlar, bıçağı tabağa bırakıp, peçeteyi de tabağın altına sıkıştırarak, çatalı özgürce kullanma başarısı sergilerler. Hatta daha kıdemli açık büfeciler bütün bu kargaşa arasında, beyaz şarap dolu buğulu bir kadehi de kah tabağın boş bir kenarına koyarak, kah çatal tuttukları ellerinin küçük parmağıyla yüzük parmağı arasına sıkıştırarak yudumlar ve seyredenleri hayretten hayrete düşürürler.
Hadi diyelim ele güne mahçup olmamak için evde provalar yaptınız, çalıştınız ve belli bir açık büfe ustalığına eriştiniz.
Siz bu yemeği boş bir salonda tek başınıza yemeyeceksiniz ki. Zaten yemeğin amacı bir araya gelmek ve memleketin yüksek meselelerini gözden geçirmek.
Bütün aksesuarı yoluna koymuş ve Bağımsız Devletler Topluluğu salatasına (eski Rus salatası) bulanmış bir karidesi ağzınıza atmak üzereyken, kollarını açmış size doğru gelen bir bakan görürseniz ne yapacaksınız?
Elinizden tabağı mı fırlatacaksınız, kadehi mi, çatalı mı?
Koskoca bakanın samimi iltifatı karşısında direk gibi durmak ve BDT salatalı karidesi çiğnemeye devam etmek yakışık alır mı?
İşte böyle durumlarda insanoğlunun iki yerine üç, ya da dört eli olsaydı, hatta keşke bir ahtapot olsaydım diye düşünürsünüz.
Durun: Bu daha bir şey değil!
Ya gelen herhangi bir bakan değil de bizzat Başbakan olursa... Ya yüzlerce kişi üzerinde dolaştırıp da, bazılarına boş boş, bazılarına ise sıcak bir muhabbetle baktığı mübarek gözleri size takılır ve konuşmak lütfunda bulunursa...
Böyle durumlarda bir başka zorluk daha vardır. Önceki akşam olduğu gibi basın mensuplarıyla görüş alışverişinde bulunmak amacıyla yüzlerce kişinin sıkış tepiş doldurulmuş olduğu salonda dolaşan Başbakan, büyük dalgalanmalara, koşuşmalara, itişmelere neden olur. Ve siz, davet boyunca Başbakan'ın arkasından koşan eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) takımından olmasanız ve bir köşede sakin sakin yemeğinizi yemekle uğraşsanız bile, aniden kendinizi bu girdabın içinde bulursunuz.
Hele Sayın Başbakan, Orta Anadolu'ya özgü aşağıya doğru sarkık gözleriyle size bakma lütfunda bulunursa, üç yönden sizi itiştiren, kakıştıran, ayağınıza basan ve önünüze geçmeye çalışan değerli zevatın şiddetinden hazan yaprağı gibi titremeye ve yılan balığı gibi kıvranıp, bükülüp ayakta kalmaya çalışırsınız.
Öyle ya, koskoca Başbakan'ın karşısında yere düşme tehlikesi de var. Gerçi Sayın Başbakan düşme olaylarını büyük bir anlayışla karşılar ve düşmeyen kalkmayan fani olmayacağını bilir ama gene de dikkatli olmak gerek.
***
Kısacası Süleyman Demirel'in basınla yaptığı sohbet yemeği bu koşullarda geçti ve topluluk, Başbakan'ı öpme becerisini gösteren seçkinlerle, bu iltifata mazhar olmayanlar diye ikiye ayrıldı.
Ben ikinci gruba dahilim.
