Meclis’in verdiği yurt dışı görevlerde bulunmadığım günleri Ankara’da geçiriyorum. Çünkü olağanüstü bir gündem olmadığı takdirde TBMM, salı, çarşamba, perşembe günleri çalışıyor. Meclis’te ne görüyorum biliyor musunuz: işlevsizlik! İktidarda olsun, muhalefette olsun, her milletvekili işlevsiz kaldığını düşünüyor. Çünkü Meclis’te bulunmasının pek de büyük bir anlam ifade etmediğini hissediyor. Bugünlerde bütçe maratonu var ama Meclis sönük, heyecansız ve renksiz. Oysa tam tersi olmalı. Erkler ayrılığına dayanan bir demokraside, yürütme ve yasama birbirine karışmadan çalışmalı ve meclis, denetleme görevini yerine getirmeli. Ne yazık ki durum bunun tam tersi. Yürütme, yani hükümet, yasamayı tamamen kontrol altına almış durumda. Meclis sadece bir el kaldırıp indirme mekanizmasına dönüşmüş. Büyük bir çoğunluğa sahip olan iktidar partisinin ve hükümetin istediği her yasa çıkıyor; bu durumda CHP muhalefetinin mücadelesi ise patinaj yapmaktan öteye gidemiyor. Yasama erkinin, yürütmenin tam güdümünde hatta emrinde olduğunun kanıtını mı istiyorsunuz? Zina krizini hatırlayın. Günlerce görüşülen ve tam kabul aşamasına gelen Türk Ceza Kanunu müzakerelerini bir emirle durduran Başbakan, daha sonra bir pazar günü Verheugen’in yanından Meclis Başkanı’na telefon ediyor ve “Meclisi hemen toplayıp şu şu şartlarla TCK’yı geçirin” diyor. Bu emirden ve uygulamadan sonra ne demokrasiden söz edilebilir, ne erkler ayrılığından, ne yasamadan, ne denetimden. Milletvekilleri birer figüran durumuna düşürüldüklerinin farkında. Zaten partilerin grup toplantılarında da figüranlık durumu yok mu? Genel başkanlar basına konuşuyor. Milletvekilleri de onları dinleyip alkışlamak ve genel başkan salona girdiğinde ayağa kalkmak için orada bulunuyorlar. Başkanlık sistemi tartışmalarının gündeme geldiği bugünlerde, durumun fotoğrafını gerçekçi olarak çekmekte yarar var: Şu anda Başbakan’da toplanan yetki, hiçbir demokratik ülke başkanında yok. Çünkü başkanlar meclis ve yargı denetimine açık olarak çalışıyorlar. Bizde ise başbakanları ne meclis denetleyebiliyor ne de yargı. Bundan âlâ başkanlık sistemi olur mu? Hem de bu “güçlendirilmiş başkanlık” konumunu yüzde 50’lerle, 60’larla, yani halkın çoğunluk oylarıyla değil, yüzde 34’le sağlıyorlar. Dört seçmenden birinin oyunu alarak Meclis’in üçte iki çoğunluğunu ele geçiriyorlar. Bu sistem yürümez. Neredeyse Bektaşi’nin şarap tahmini gibi, “Nasıl olsa her sistem bundan iyidir!” diyeceğim.
