Bir olayın ayrıntılarına çok da alındığı zaman, temel değişimler gözden kaçabiliyor. Olan biteni, zaman ve mekan içinde kavramak için belki de biraz uzaklaşmak, genel bir bakış kurmak gerekli. SHP krizini izlerken, uzakta Berlin’de olmanın yarattığı düşünceler bunlar. Dünyada bu maceraları sadece biz yaşamıyoruz. Bir bütünün parçası olarak, genel değişimden payımıza düşeni alıyoruz. Yaşadığımız yılların en büyük karakteristiği , soldaki kriz. Komünist partiler birbiri ardına kapanırken, sosyal demokrat partililer de bir yeniden yapılanma içine girdiler. Çünkü Sovyetler Birliği’nin bile kabul ettiği ve eskiden adına “kapitalizm” dediğimiz, “piyasa ekonomisi “dalgası karşısında nasıl bir tavır alınacağı, en önemli yanıt haline geldi. Dünyada herkesin terkettiği ”devletçi” anlayışın yerine ne konacaktı? Yabancı sermayeyle ilişkiler nasıl düzenlenecekti? İşçi sınıfının mutluluğu, kendi adına kuracağı bir diktatörlük yerine, piyasa ekonomisinden daha çok pay alarak, çalışma saatleri azaltılmış bir dünyada yaşamasından mı geçiyordu? Bu soruların yanıtları araştırılırken, sosyal demokrat partilerin liderlik kadrolarında büyük çatlaklar meydana geldi. Yeni sosyal demokrat anlayışın, yeni yıldızları doğdu: Bunların en önemlisi de Alman Sosyal Demokrat Partisi’nden Oscar Lafontaine. Modern sosyal demokrasinin ideologlarından birisi haline gelen Oscar Lafontaine şu sırada partisinin genel başkanlığına oynuyor. Gelecek hafta yapılacak kongrede Genel Başkan adayı. SHP’deki liderlik yarışını kişilerin anlaşamaması, ya da küçük hırslara bağlamak yerine, daha genel bir global anlayışla değerlendirmek gerektiği kanısındayım. Sorun, Erdal İnönü ile Deniz Baykal arasında yapılacak bir tercih değildir. Aslında çare aranan şey, dünyadaki bütün sol partiler gibi SHP’nin de içinde bulunduğu krizdir. Bu hafta kongresini yapacak olan Alman Sosyal Demokrat Partisi SPD ve onu lider adayı Oscar Lafontaine ile, SHP ve Deniz Baykal arasında benzerlikler var. İki politikacı da ellilerinde, dinamik insanlar. İkisi de partilerinde yeni anlayış temsil ediyorlar. Oscar Lafontaine parti içinde seveni de var sevmeyeni de. Baykal’ın da öyle. Lafontaine ile Baykal’a yöneltilen suçlamalar arasında benzerlikler bile var. Lafontaine de aynen Baykal gibi, halktan çok politikacılar arasında güçlü olmakla suçlanıyor. Bazen, gazete köşelerinden, otel lobilerinde, meclis koridorlarında yapılan konuşmalardan kaynaklanan bir rüzgâr oluşur. Kimse olayı ayrıştırmaz, enine boyuna düşünmez, kendini kaptırır ve o genel rüzgâr doğrultusunda konuşmaya başlar. Deniz Baykal için de yıllardır estirilen bir suçlama rüzgâr vardır: kadroculuk ve gizli planlar. Eminim ki, bunu tekrarlayan kişilerin çoğu, gerçekten kişisel bir görüş dile getirmemektedir. Üzerinde düşünülerek varılan ciddi bir sonuç değildir bu. Ortalıkta esen genel rüzgardır. Herkesin kendine bir kez sorması gerekir: “gizli planlar” denen şey neyin hesabıdır. Cuntacılık mı, ihtilalcilik mi, sağ partilerde girişilen bir gizli işbirliği mi? Hayır. Gizli plan diye suçlanan tavır, parti yönetiminde daha yüksek bir pozisyon istemek ise, bir politikacı için bundan daha doğal bir hak olacağını sanmıyorum. Ömrünü, bilinçli bir seçimle politikaya adamış, yaşamını politik mücadele göre düzenlenmiş bir insanın, genel başkanlık ya da başbakanlık düşünmesinden daha doğal ne olabilir. Bu eleştirilecek değil, tam tersine desteklenecek bir tutumdur. Deniz Baykal da, Oscar Lafontaine gibi bir sosyal demokrat hareketin liderliğini üretebilecek kapasitede, modern bir politikacıdır. Solun en önemli teori ve eylem adamlarından İsmail Cem gibi bir değerle bütünleşmesi, Türkiye adına, azımsanmaması gereken bir sosyal demokrat seçenek oluşturmuştur. Kurultay sonucunda ne çıkacağını bilmemize olanak yok. Sayın Erdal İnönü de, Türkiye’de en büyük saygı ve sevgi hak eden insanların başına geliyor. Kim seçilirse seçilsin, temel gerçek şu: Dünyadaki diğer sol partiler gibi, SHP de yenileşmek, piyasa ekonomisi ile ilişkilerini gözden geçirmek ve yeni ilkeler saptamak zorunda. Başarı, solun Modernleşmesinin sağlayabilecek liderin olacaktır. Er ya da geç!

Avrupa film ödülleri… Bildiğiniz gibi iki haftadır Berlin’de toplanan “Avrupa Film Ödülleri“ aday jürisine başkanlık yapmaktayım. Sonuçlar belirlendi ve cuma sabahı yapılan bir basın toplantısında açıkladık. Buna göre yılın en iyi filmi adayları arasına giren girdi film şunlar: Sovyetler birliği-Ana / Fransa-/Cyrano de Bergerac/ İspanya-Ay Carmela / Finlandiya-Kibrit Fabrikasındaki Kız / İtalya-Açık Kapılar / Polonya- Sorgu / İsveç-Koruyucu Melek. Dokuz kişilik uluslarası jürinin bir sonuca ulaşabilmesi günlerce süren tartışmalar ve oylamayla sandığını bildi. Çünkü 26 Avrupa ülkesinden gönderilen, yılın en seçme filmleri arasında güçlü bir rekabet olması doğaldı. Jüri toplantıları boyunca, bütün amacım dışa ve yabancı etkilere kapalı bir değerlendirme yapabilmemizdi. Öyle de oldu. Filmler ve diğer adaylar sadece sinemasal kalitelerine göre değerlendirildiler. Ülkeler ya da ünlü isimler dikkate alınmadı. Bunun sonucu olarak, Berlin’deki basın toplantısına bana yöneltilen soruşardan da anlaşabilecek bir şaşkınlık doğdu. Çünkü ev sahibi Almanya’nın filmi elenmişti. İsviçreden Jean-luc Godard, İngiltere’den Peter Greeneway ve Alman oyuncu Hanna Scygula elenenler arasındaydı. Değerlendirmelere, Türkiye’den de üç film aday gösterilmiştir. Ana film dalında Yusuf Kurçenli’nin Karartma Geceleri, gençlik filmlerinde Reha Erdem’in Ay ve belgesel dalında da “Keçenin Teri“. Ne yazık ki bütün isteğimize rağmen bir adaylık kazanamadık. Fakat bütün toplantılar sırasında, her üç filmimizden de övgüyle söz edildi. Üyelerin çoğu özellikle filmlerdeki içtenliği beğendiklerini vurguladılar. Ama oylama sonucu, daha büyük yapımlara şans tanındı. Gene de, Avrupa’nın bu en önemli film ödüllerinde temsil edilmenin ve beğenilen filmler arasında yer almanın önemli bir birikim olduğunu düşünüyorum.