On aydır sadece pazar günleri yayınladığım “Dünya Değişirken” yazıları, haftada ikiye çıktı: Çarşamba ve Pazar. Köşe yazısı, zevkli, okurla doğrudan ilişki kurma olanağı veren bir form. Konserlerdeki doğrudan ilişkinin biraz daha uzunu. Son zamanlarda köşe yazısı çok tartışılıyor. Orhan Pamuk‘un “Kara Kitap“ romanında bir köşe yazarı tipi var. Basımda da zaman zaman rastlıyoruz; Köşe yazarlığının sadece bize özgü olduğu, batıda böyle bir şey olmadığını öne sürenler çıkıyor. Ama gerçek öyle değil. Batıda da köşe yazarlığı var. (Tek fark, onların köşe değilde “column “ sütun demeleri.) Köşe yazarları arasında farklar var. Kimi gündelik politikayı yazıyor, kimi politik ve sanatsal dedikoduları aktarıyor, kimi her gelişimi kendi ideolojik süzgecinden geçiriyor. Bazen de daha kişisel köşe yazılarına rastlıyoruz, birer günlük ya da not defteri gibi. Dünya basınında benim en çok sevdiğim yazılar, politik ve kültür ağırlıklı denemeler. “ Essay“ denen tür: Gözünüzün önünde olup bitenlere, gazete haberlerinin ötesinde, daha derin ve farklı bir bakış açısı kurma çabası. Çünkü gazete haberlerinden yansıyan gerçek, çok parçalı. Bu parçalanmış gerçekliği, gazetenin birinci sayfasında yayınlanan bir haberle, ekonomi sayfasındaki bir gelişmeyi ve dış politikadaki bir ayrıntı haberi birlikte düşündüğünüz zaman bütünleşebiliyorsunuz. Bunu yapmadığınız zaman haberler, birbiriyle ilgisi olmayan, kopuk gelişmeler gibi görünüyor. İşte politik denemenin önemi de bu noktada başlıyor. Bir gerçekliğe, birden fazla yaklaşma yolu oluşu, politik “ deneme “türünün varlık nedeni. Doğaldır ki, bu tür yazıların altındaki düşünce çok önem kazanıyor.
Kendimiz hakkında düşünmek… Metotlu düşünen insan, her konu hakkında düşünür ve kendine ait bir görüş geliştirir. Ama insanın kendi kişiliği ve ilişkileri hakkında derinlemesine düşünmeye başlaması, belli bir yaşa gelmesi ve bir olgunluğa kavuşması ile mümkün olur. Toplumlar için de bu böyle. Her kuşağın gelişmesinde, ülkesi ve kendi toplumunun ayırt edici özellikleri üstüne düşünmeye başladığı bir nokta var. Bizim kuşak son yıllarda bunu yapıyor. 20 yıl önce de Türkiye’nin üstüne düşünülüyordu. Ama o, daha şabloncu, Türkiye’deki sınıfları ve ekonomik ilişkileri, okuduğumuz teori kitaplarındaki tanımlara benzetme kaygısı giden ve genellemeler üstüne kurulu bir düşünce biçimiydi. Herhangi bir toplumun, kendine ait özellikler olacağını kabul etmiyorduk. Fransızlar, Türkler, Ruslar diye düşünmediğimiz ve bu toplumların gelenek ve ulusal karakterle birbirinden ayrılabileceğini dikkate almadığımız için, toplumların ve bireylerin renkleri yoktu. Hepsi tarihsel ve diyalektik materyelinizmin kurallarına göre hareket eden, kişiliksiz insan yığınlarıydı. (O zamanlar, düşünceyi tek boyutlu bir biçimde sivriltmek ve “belki”lere yer vermeyen bir fanatizm ile savunmak modaydı. Şimdi de değişen dünya koşullarında, bazı arkadaşlarımızın tam tersi bir aşırılaştırma ve tek boyutluluk içine girdiği görülüyor: Sanki Marx ve Engels denen bilim adamlarının yazdığı her kelime yanlış, getirdikleri her düşünce sistemi sakat. Buna, olsa olsa “aşırı tepki” denir, “düşünce” değil.)
Toplumların karakteri… İlk sarsıcı örnek Kamboçya’ydı. Bu ülkede sosyalizm adına milyonlarca insan öldürmüştü. Fransız gazeteleri “Taş Devri Komünizmi” diye yazarak, belki de Taş devri’ne haksızlık ediyorlardı. O zaman, Fransa’da uygulanacak bir sosyalizmle, Kamboçya’da uygulananın aynı şey olmayacağı, Fransa’daki her siyasi sistemin, büyük bir kültür birikimini üzerine oturacağı gerçeği anlaşıldı. Siyasi gelenek; insanların birbirleriyle ilişki biçimi, tepkilerini açıklama usulü, o siyasi sistemleri de damgasını vuruyordu. Tam o sırada George Orwell’den bir kitap okuyordum.“ Hommage to Catolonia“İspanya İç Savaşı’na katılmış ve Cumhuriyetçiler safında çarpışmış olan yazar, bir anısını aktararak ilginç bir gözlemde bulunuyordu: Bir gün silah saklamaları gerekmişti. Karısıyla birlikte ispanya’da ucuz bir otel odasındaydılar. Yatağın altı tüfekler ve el bombaları ile doluydu. Gece uyurken, otel kapısı açılmış ve faşistler içeride dalmıştı. George Orwell‘i ve odasının her yanını didik didik arayan faşistlerin bakmadığı tek yer yatağın altıydı. Orwell’in uyku sersemi, geceliği ile yatağının içinde doğrulmuş karısını gören Falanjistler o, İspanyol geleneklerine göre “Sinyora‘yı rahatsız etmişlerdi. Ne de olsa “yenge”ydi. Orwell bu olayı aktardıktan sonra, Almanya’da olsalar bu silahları kurtarmalarının mümkün olmadığını yazar. Çünkü Alman Nazileri, İspanyol faşistleri gibi, gece, yarı çıplak bir hanımı rahatsız etmeme geleneğine sahip değiller. Bu örnekte İspanyolluk ve Almanlık denen karakter, siyasi sistemden daha ağır basıyor. Son yıllarda Türkiye hakkında, genellemeler ve şemalar dışında düşünme çabası çok arttı. “Kimlik“ sorunu neredeyse, gündemimizde birinci sırada**Çarpıcı örnekler… Kendi toplumumuzda bu açıdan değerlendirmeye başladığımızda önümüzde büyük bir malzeme çıkıyor. Okuduğunuz her kitap ya da her haber yeni çağrışımlarla zenginleşiyor. Bugünlerde, büyük bir zevkle Fernand Braudel‘in “Akdeniz ve Akdeniz Dünyası” adlı kitabını okuyorum. 1555’te Flaman Busbec‘in yazdıklarını aktarıyor. Anadolu’da bulunan Busbec’in Türkler hakkındaki görüşü şu: “ Bir flamanın bir günlük masrafını karşılamak için gerekenin, bir türkü 12 gün yaşatmak için yeterli olduğunu ifade edebilirim. Türkler… Azla yetinme konusunda aşırıdırlar ve yemek seçme konusunda pek hassas değillerdir; eğer tuz, ekmek, sarımsak veya bir tane soğanları varsa ve biraz da ayranları bulunuyorsa, başka bir şey istememektedirler. Siyasi geleneğimiz ve siyasetçi öldürme alışkanlığımız üzerine de ilginç bir alıntı. Bu kez Naima tarihinden. Sultan İbrahim, sevgili sadrazamı Ahmet Paşa’yı boğdurtuyor. (Zaten boğdurulmamış sadrazam bulmak pek zor.) Çok şişman ve iri yarı olan Ahmet Paşa’nın cesedi, ibret olsun diye Gülhane’deki çınar ağacının dibine atılıyor. hani şu, yolun ortasında kalmış olan her gün yanından geçip gittiğimiz ünlü ağaç İstanbul halk birikip, birkaç saat öncesine kadar kendi kaderlerini hükmedenler sadrazamın cesedini seyrediyorlar. Bu sırada kalabalıktan birisi fısıldıyor. “Şişman adamın yağı romatizmaya çok iyi ilaç olur“ İstanbul halkı sadrazamın cesedini üşüyor birkaç dakika sonra koca sadrazamın kemikleri bile kalmıyor ortada. Bu yüzden tarihte bu sadrazam “Hazarpare Ahmet Paşa“ diye anılır, yani “Bin Parçalı Ahmet Paşa“ kendimizi tanımanın yolu biraz da tarihten geçiyor.
