Bir haftadır Berlin’deyim. Çeşitli ülkelerin yönetmenlerinden oluşan bir jüri olarak, gece gündür film izliyoruz. ” Avrupa Film Ödül”ü şu şekilde işliyor: 27 Avrupa ülkesindeki ulusal jüriler, en iyi filmleri seçip, aday olarak Berlin’e gönderiyorlar. Berlin’deki uluslararası jüri bu filmleri izleyip, aralarından “En İyi Avrupa Filmi” ödülüne aday yedi film seçiyor. Ayrıca, 5 genç film ve belgesel jürileri de var. Elemeyi geçen filmler final jürisi tarafından değerlendiriliyor. Bu yıl ödül töreni Glasgow’da yapılacak ve İngmar Bergman’ın yöneteceği bir jüri ödülleri dağıtacak. İlk jüri başkanı olarak, eleme jürisi ile final jürisi arasındaki ilişkiyi kurma görevi de bana verildi. Bu görev İngmar Bergman’la birlikte çalışıp, seçilen filmlerle ilgili danışmanlık yapmayı da içeriyor.
Avrupa kimliği.. Kendi alanlarında ün yapmış sinemacılarla bir salonda oturup, Avrupa’nın en iyi filmlerini arka arkaya izlemek, çok değişik değerlendirmelere, yeni bakış açılarına ve yeni sorulara yol açıyor. Bunların başında da şu soru geliyor: Ortak bir Avrupa kimliği var mı? Bütün Avrupa ülkelerini birbirine kopmaz biçimde bağlayan, ortak değerler söz konusu mu? Kendi toplumlarının sırlarını ve ruhunu açıklayan bunca filmden sonra, böyle bir ortak kimliğin olmadığı sonucuna varıyorum. Daha önce Avrupa’nın değişik ifade biçimlerine birbirine benzemeyen toplumlar içerdiğini düşünmemiştim. Evet, Avrupa şehirleri birbirine benziyor. Turist olarak gezdiğiniz zaman, yeni yerleşme merkezlerinin, büyük mağazaların, metroların aynı olduğunu görüyorsunuz. Ama toplumların , ailenin, bireyin derinliklerine dalan filmleri gördüğünüz zaman, değişikliklerin farkına varıyorsunuz. Ancak bazı gruplardan söz edilebilir. Kuzey ülkeleri, Akdeniz ülkeleri, sosyalist ülkeler gibi… Birbirine benzeyen ülkelerin karakteristikleri, filmlerine ortak bir temel hazırlıyor. Bu konudaki ilk izlenimler şöyle: Hollanda, Belçika Flamanları, Finlandiya gibi ülkeler, karamsar bir toplum içinde, karabasan gibi insanın üstüne çöken aile birimini işliyorlar. Sevgiye yer olmayan evler, birbirinden nefret eden bireyler, ıssız, kasvetli sokaklar ve insan bedeni. Filmelerdeki insanlar, geğiriyor, burnunu karıştırıyor, uzun uzun tuvaletlerde gösteriliyorlar. Cinsel ilişkileri karmaşık, eşcinsellik hemen hemen ortak tema. Bir de Hıristiyanlıkla olan garip ilişkileri. Hemen hemen bütün kuzey filmlerinde protestan nihilizmi ve insanın yapayalnız ve sorumlu, acı çekmeye yazgılı bir yaratık olduğu inancının izlerini bulabiliyorsunuz. Almanca konuşan ülkelerin büyük problemi ise hala, 2. Dünya Savaşı ve Yahudi kıyımının vicdan hesaplaşması. Eski Naziler, Yahudiler, toplama kamplarına gömülüp sonradan bulunan altın dişler vs. İspanya, İtalya, Portekiz gibi ülkeler de geçmişleriyle uğraşıyorlar. Diktatörlük iç savaş, krallar ve toplum. Kuzey filmleriyle kıyaslanmayacak kadar aydınlık ve yaşama dönük yaratılar bunlar. En ilginç gelişme ise Doğu bloku filmlerinde. Hemen hepsi komünist geçmişini uçsuz bucaksız bir öfkeyle didikliyor. Polonya filmi “Sorgu” ‘siyasetle hiç ilgisi olmatan bir şarkıcı kadının gizli poliçe gözaltına alınışını ve bir komploya karıştırılmak’ istemesini anlatıyor. İşkenceler dayanılır gibi değil. Öylesine güçlü bir film ki, profesyonel sinemacılardan oluşan jüri üyelerinin hepsi, kadın erkek hıçkırıklarla sarsılarak izlediler. Yugoslav filmi “Mucizeler Zamanı”nda bir köy ve komünist idarenin baskısına rağmen dinsel mucizeler görülmesi anlatılıyor. Jüri üyesi arkadaşım Maria Zvereva, bütün sosyalist ülkelerde, dinden söz edebilmenin ilericilik olduğunu söylüyor. (Zvereva Sovyet Filmciler Birliği’nin 2.Başkanı.) Bulgar filmi “Margarit ve Margarita” lise öğrencisi iki gencin macerasını ve toplumda ezilmelerini anlatırken, f-genç Bulgar kızlarının parti ileri gelenlerince kullanılmalarını gösteriyor. Daha da önemlisi Sovyet filmi, Maxim Gorky’nin “Ana” romanını filmleştiren Gleb Panfilov, Lenin’e ağır bir eleştiri getiriyor. Film kahramanları Çarlık Rusyası’nda öldürülür, açlıktan, hastalıktan ve işkenceden kırılırken Lenin Londra’da bisiklet turlarında, neşe içinde kahkahalar atarken gösterilmiş. Rusya’dan gelen her yeni zulüm, işkence ve öldürme haberini neşeyle karşılıyor. Bütün bunlar çok ciddi bir toplumsal dönüşümün işaretleri. Bir Sovyet filminde Lenin’e bu kadar ağır bir eleştiri olacağını birkaç yıl önce kimse düşünemezdi. Zaten 500 günlük piyasa ekonomisine geçiş programı da bunu göstermiyor mu? Artık Sovyetler Birliği’nde sosyalizmden söz edilemeyececek. Çünkü piyasa ekonomisine geçiş, “perestroika” (Yeniden Yapılanma)nın iflası değil mi?
