"Hiç bilenlerle bilmeyenler bir
olur mu?" ve "Cehalet bütün kö-
tülüklerin anasıdır."
İşte cehalet konusunda İslam'ın gö-
rüşü.
Bütün dinler insanları cehaletten,
bilgisizliğin kör kuyularından koru-
maya çalışmışlar ama ne yazık ki ba-
şanlı oldukları söylenemez.
Dünyanın hızla artan nüfusunda
her insan teki doğduğunda sıfır nok-
tasına dönülüyor ve herşey yeniden
başlıyor.
İnsanlığın kültür birikimi, Hint,
Çin, Mezopotamya, Rönesans,
Yunan uygarlıkları, büyük dinler,
onca kitap, resim ve mimari eser, ge-
cekondu mahallesinde doğan bir be-
beği eğitmeye yetmiyor. İnsanlar ge-
ne kendi ilkel güdülerinden yola çı-
kıp, şiddetle sonuçlanan bir macera
sürdürüyorlar.
Mimar Sinan'ın yüzlerce yıl önce
yarattığı bir şaheserin dibinde doğan
çocuk, o birikimden habersiz bir ce-
haletle başlıyor yaşama.
Bana bunları düşündüren, Stan-
ford Üniversitesi'nde okuyan pırıl pı-
rıl bir genç kızla konuşmam oldu.
Olağan üniversite eğitimi dışında,
kurslara ve seminerlere katılıyordu.
Son günlerde Marx ve Hitler'in
kadın konusuna bakışlarını incele-
mişlerdi. Italo Calvino'nun roman-
larıyla heyecanlanıyordu.
Üniversitede gelişmiş bir film arşivi
vardı ve dünya filmciliğinin en seçkin
örneklerini izleme olanağı buluyorlar-
dı.
Geçenlerde Ingmar Bergman'ın
"Yüz Yüze"sini izlemiş ve müthiş et-
kilenmişti. Bu konuda bir essay yaz-
mayı düşünüyordu.
Zaten Nietzche ve "über-
mensch" (Üst-insan) kavramı üze-
rine on sayfalık bir çalışma hazırla-
mıştı. Profesörler, Almanya'daki mil-
liyetçilik akımlarına dikkat çekerek,
bu konunun felsefi temelleriyle ilgi-
lenmelerini öğütlemişlerdi. Bu yüz-
den Nietzche okuyorlardı.
Genç kızımız, Marx ve Hitler'in
kadın konusuna bakışlarıyla, Nietz-
che'nin über-mensch kavramını
birarada ele almış ve (üst-insan) ta-
nımının İngilizce çevirisindeki yanlışlı-
ğa dikkat çekmişti. Çünkü bu Alman-
ca kavram İngilizce'ye (over-man)
olarak aktarılıyordu. Yani üstün-
adam. Oysa Almanca'sı kadın-erkek
ayrımı yapmadan Üst-insan diyor-
du ve doğru çeviri böyle olmalıydı.
Bu görüşü üniversitede beğeniyle
karşılanmıştı.
Amerika'daki Kara Öfke günlerin-
de Richard Wright'ın "Kara Ço-
cuk" adlı romanını incelemişlerdi.
Stanford Üniversitesi'nin eğitim
programında yeralan bu kitaplar Tür-
kiye'de de okunuyor. Ama bir fark
var: Burada bu kitapları, eğitim ku-
rumları dışında hatta onlara karşı
mücadele vererek okumak zorunda-
sınız. Birer suç aletine dönüşmüş olan
kitapları, zaman zaman gizleyerek, sı-
kıyönetim dönemlerinde topraklara
gömerek ve toplumda "sapık" dam-
gası yemeyi göze alarak okumak du-
rumundasınız.
O zaman da cehaleti yücelten bir
toplumla, bilgiyi baştacı etmiş top-
lumlar arasındaki dramatik fark orta-
ya çıkıyor.
Evet gerçekten de: "Hiç, bilen-
lerle bilmeyenler bir olur mu?"
