Geçenlerde bir dost toplantısında Mesut Yılmaz'la ilgili bir espri yapıldı: "Mesut Yılmaz, Yıldırım Akbulut'un almanca bilenidir." Her şaka gibi, buna da gülündü ve geçildi.

Daha sonra uzun uzun düşündüm: Bu zalim bir şakaydı. Hem Mesut Yılmaz için hem de Yıldırım Akbulut için.

Ama bu zalim şakaların ne ilki ne de sonuncusuydu. Madem ki Yıldırım Akbulut ve Mesut Yılmaz adlarını taşıyan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları toplumun önüne çıkmışlardı, bunun bedelini ödemek zorundalardı.

Çünkü bizde toplumun önüne çıkmış ve batılıların dediği gibi "public figure olmuş kişilerin değişmez kaderidir bu. Eleştirilir ve zaman zaman acımasızcasına hırpalanırlar. Bu kaderden kendisini kurtarabilmiş hiç kimse yoktur: Bülent Ecevit'ten Bülent Ersoy'a kadar...

Bir düşünün bakalım: Ünlü olup da hırpalanmamış bir kişi geliyor mu aklınıza?

Politikacıları ele alalım: Ne Atatürk kurtulabilmiştir hırpalanmaktan, ne İnönü, ne Bayar, ne Menderes, ne Demirel, ne Özal!

Hadi diyelim ki politika sert bir sanattır ve devlet idaresi, muhalif seslerin yükselmesi sonucunu doğurur.

Daha yumuşak ve sevecen olması gereken sanat dünyasına ne buyurulur?

Yahya Kemal'den Nazım Hikmet'e kadar canına okunmamış bir tek şair biliyor musunuz?

Ya şarkıcılar: Zeki Müren mi kurtulabilmiştir bu kaderden, Emel Sayın mı, Aşık Veysel mi?

Türkan Şoray zaman zaman hakkında açılan kampanyalardan hasta düşmüştür. Sezen Aksu sinir krizleri geçirmiştir.

Ne Rıdvan kendini koruyabilmiştir, ne Tanju, ne de diğerleri...

***

Zaman zaman düşünüyorum da acaba toplum ünlülerden öc mü alıyor?

Yeteneklerini zorlayıp yukarı tırmanan insanlar, bu davranışlarının bedelini mi ödüyorlar?

Dilimiz bunu anlatan özdeyişlerle dolu değil mi zaten?

"Ne yavuz ol asıl, ne alçak ol basıl!" Burada öğütlenen şey, kimseden pek ilerde ve pek geride olmamak, kalabalığa ayak uydurup, sakin sakin yürümek. "Sürüden ayrılanı kurt kapar!" sözünün anlattığı gibi.

***

Bugünlerde hangi gazeteyi elinize alsanız, birilerinin birilerini eleştirdiğini görüyorsunuz. Övgü hemen hemen yok denilecek kadar az.

Bu arada eskiden pek rastlanmayan bir biçimde gazeteler birbirleri aleyhine de yazı yazıyorlar.

Son günlerde "in" olan bir moda SABAH'a çatmak.

Türkiye'deki ilerici çevreler bile, bayramda gazete yayınlamama yasasını hatırlatarak neden yasaya uyulmadığını soruyorlar. Bu arada gazetenin değişik adlarla çıkması da eleştiri konularından biri.

Oysa Aziz Nesin'in ve Sabahattin Ali'nin çıkarmış olduğu "Marko Paşa"nın isim değiştirerek yayınına devam etmiş olması övgü nedeni.

Marko Paşa kapatıldıktan sonra Malum Paşa adıyla yayınlanmış, o da kapatılınca Mahut Paşa adını almıştı.

Kısacası hepimiz birbirimizi eleştiriyoruz ve bu kaderden kurtulanımız yok.

Galiba birbirimizi fazla sevmiyoruz.