Yıl:1998, Yer: Kremlin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin yeni Genel Sekreteri Gorbaçov’la dikdörtgen bir masa çevresinde konuşuyoruz. Alvin Toffler: teknolojik gelişmenin hızından ve bunun dünyada yol açacağı değişikliklerden söz ediyor. Bir gazete yazısının sansür edilebileceğini. TV yayınlarının denetlenebileceğini ama kısa bir süre içinde her orta halli yurttaşın edinebileceği alıcılarla, dünya Tv yayınlarını izlemenin mümkün olduğunu anlatıyor ve bu durumda nasıl denetim uygulanacağını soruyor. Gorbaçov’un bu konudaki yanıtı şöyle: “İşte yeniden yapılanmanın anlamı ve sebebi.”

Yıl: 1990, Yer: TV Stüdyosu-Ankara, Prof. Yılmaz Büyükerşen, İzmit Belediye Başkanı Safa Sirmen ve PTT Genel Müdürü Emin Başer, uydu ve kanal yayınlarını tartışıyorlar. Büyükerşen hem İzmit Belediyesi’nin hem PTT’nin halka dünya yayınlarını iletmek istemesinin günümüz yasalarına uymadığını anlatıyor. Tartışma daha da gergin bir hale gelince de işin özüne iniyor. “İstenmeyen yayınları nasıl denetleyeceğiz. Siz ‘zararlı’ bir yayını halka ilettiğiniz zaman suç işlemiş sayılırsınız.

İç yüzü- Dış yüzü… Türkiye’de her olayın bir iç yüzü bir de dış yüzü var. Bugün kime, “Ben sana o olayın iç yüzünü anlatayım” deseniz, şaşırmadan dinler çünkü her şeyin bir dış sunuluş biçimi bir de iç yüzü olduğunu bilir. Böylece ikili bilgi oluşur. Biri “insider”lar için, biri de halk için. Geçen akşam TRT’nin yuvarlak masasında izlediğimiz tartışma yoluyla gündeme gelen bu ikilemdi: Yöneten ve yönetilen arasındaki mutlak sınır. Prof. Büyükerşen özüne indi. Yayınları kim denetleyecek? Bu halkın neyi izleyip izlemeyeceğin, hangi kitabı okuyacağına, üniversite profesörlerinin sakal bırakıp bırakamayacağına “bizim” karar vermemiz gerekiyor. Denetim bizim elimizden kaçmamalı. Dünyanın her köşesinde yaşanan iletişim ve kültür özgürlüğü bizde durdurulmalı. Türk insanına, mafya babalarının en ilkel düzeydeki filmini izletme özgürlüğümüz zedelenmemeli. Bu yüzden Büyükerşen’in önerisi şöyle: Biz bu yayınları banda kaydedelim. Birkaç saat sonra hangisini uygun görürsek onu yayınlayalım. Peki ama “siz” kimsiniz? Bizim izleyeceğimiz ve izleyemeyeceğimiz yayınlar hakkında karar verme hakkını nereden alıyorsunuz? Bizim düşüncemize, entelektüel seviyemize, moral değerlerimize ipotek koyma ve bizim adımıza davranma, bizi koruma yetkisini size kim verdi? Tartışmayı yöneten de eski TRT’cilerden Ertan Karasu. Kendi imzasıyla TRT’de bir genelge yayınlayan, “Ruhi Su ve Zülfü Livaneli’nin müziğine programınızda yer verilmemesi” emrini veren kişi. Bu yasaklama merakının arkasında, bu ülkeye duyulan müthiş güvensizlik yatıyor. Halka herhangi bir konuda katılım ya da kendi kaderi üzerinde söz hakkı tanımama ilesi üzerinde kurulu bir sistem. Bu da bizi demokrasinin kavranışındaki yanlışlığa getiriyor. Demokrasi periyodik seçimler, parlamento ve siyasi partilerin varlığıyla tanımlanabilecek bir sistem değil. Batı demokrasilerinde bu sistem, çoğulculuklar, katılımcılıkla birleştiği sürece “açık toplum” yaratabiliyor. Cumhurbaşkanı Turgut ÖZal’ın açtığı “bilgi yılı” bu yasaklamalar, bu baskılarla nasıl gerçekleşebilir? Bilginin ve bilimin ilk koşulu, özgürlüktür. Haber alma özgürlüğünün bile halka çok görüldüğü bir ülkede “bilgi yılı” nasıl uygulanabilir? “Hür teşebbüs, hür tefekkürle bütünleşmeden” liberalizmden nasıl söz edilebilir? YÖK’le kıyıma uğramış akademisyenler, 1402’likler tehdit altındaki düşünce özgürlüğü ile hangi bilgi toplumuna varabiliriz. “Bilgi toplumu”nun ilk koşulu “açık toplum”dur. Sivil toplumun gerekleri yerine getirilmede, ne Türkiye’nin saygınlığı ne de demokratik-çoğulcu toplum yaratabilir.

Yasalar… Teknolojik gelişmelerini hukuk dahil olmak üzere her şeyi değiştirdi, kendine uydurduğu gerçeği ortadayken, bazı bilim adamlarının yasa ve tüzükleri teknolojinin karşısına engel olarak dikmeye çalışmasını görmek tuhaf kaçıyor. Plehanov’un verdiği bir ünlü örnek vardır. İlkel kabilelerde av sırasında bir büyük hayvanı, aynı anda birden fazla kişi vurmuşsa, av nasıl bölüşülecek? Okla avlanıldığı için, o tekniğe uygun geliştirmiş yerel hukuk. Her kabilenin okunda özel bir renk ve özel bir işaret var. Hangi kabilenin oku kalbe en yakın noktadaysa avın en büyük parçası ona veriliyor. Geri kalan, diğerleri arasında eşit paylaştırılıyor. Fakat teknoloji gelişip de ok yerine tüfek kullanmaya başladığında, kurşuna işaret koyma olanağı bulunmadığı için bu bölüşme sistemi tümden değişiyor. Yeni kurallar getiriliyor. İletişim alanındaki teknolojik değişiklikler de dünyamızı değiştiriyor. Gorbaçov’un yıllar önce gördüğü bu gerçeği kimse değiştiremeyecek ve Türkiye de bu gelişmenin dışında kalmayacak. Bugün Magic Box, yarın bir başkası sonra yeni iletişim kanalları, yeni teknolojiler… Türk insanı da kendini dünyanın iletişim ağı içinde bulacak.

Günümüz matbaası… Hiç kuşkunuz olmasın: Uydu ve kablo yayınlar günümüzün matbaasıdır. Türk halkına matbaayı çok görenler de aynen bugünküler gibi “Kitapta yeri yok, milleti ifsad eder” gerekçesiyle karşı çıkmışlardı. Ama dünya çok hızlı değişiyor. Türk halkı, dünyanın diğer halkları gibi, istediği yayını izleme özgürlüğünü almak için, matbaa örneğinde olduğu gibi, 250 yıl değil, 2.5 yıl bile beklemeyecektir. Umalım 1990 “Bilgi Yılı” olarak bize biraz daha bilgi, özgürlük ve çağdaşlık sağlasın.