Frankfurt İstasyonu, akşam kalabalığı ile ana baba günü. Uzak ülkelerden gelen tren yolcuları, tuttukları takımın formasını giymiş, coşku içinde düdük çalanlar, trenciler, ellerinde bira şişeleriyle yalpalayan sarhoşlar… Her dilden kitap ve gazetenin satıldığı bölümde, orta boylu, esmer, yorgun görünen bir kız Türkçe bir gazete alıyor. Manşette kapkara 9 cinayet ve resimler. Kız gazeteye bakarak, ürkek, ezik ve mutsuz uzaklaşıyor. Kimse onun farkında değil. Ne okuduğunun da. Bir dergi ( Glasnost erkeklerini ) kapak yapmış: doğu ülkelerinden çıplak erkek fotoğrafları, Observer “Budapest” diye başlık atmış. Moda, yat, uçak, dekorasyon, silah, seks ve daha yüzlerce konuda uzmanlaşmış cicili bicili dergiler ve kitaplar arasından ben de elimde İsabel Allende’nin yeni kitabı ve Türkçe gazetelerle uzaklaşıyorum. Bir köşeye çekilip cinayetlerin ayrıntısını okumak için. İstasyon kalabalığı bizimle ilgilenmiyor.

Oysa iki gün önceki aynı kentte Festhalle salonunu dolduran 14 bin kişinin yarısı Türk genciydi. Miriam Maceba ve Udo Lindenberg’le verdiğimiz konseri korkunç bir coşku ile alkışlıyorlardı. Irkçılığa karşı bu dev konseri düzenleyen ünlü Daniel Cohn-Bendit izleyicinin coşkusunu paylayarak boynuma sarılıyor ve “Bunlar ok Almanya’da doğmuş Türk çocukları” diyordu onurla. Sevince ve o gençlerle övünmeye benzer şeyler geçiyordu içimden. Ama o gençler iki gün sonra istasyona gidip katliamı duyuran gazeteleri alacaklardı. Her olaydan sonra çığlık atarcasına hükümeti sarsmaya çalışan yazıları okuyacaklardı.

Üç gün üst üste üç ayrı ülkede dolaşınca ister istemez oradaki yaşam biçimine, yazılanlara, konuşulanlara dikkat ediyorsunuz. Bir de Türkiye’nin ne kadar gündemde olduğuna, dışarıdan nasıl göründüğüne. Zürih’te durmadan çay içip devrim konuşan Ruslar gibi, Türkler de Avrupa’da hep Türkiye’yi düşünüyor, hep onu konuşuyor. Dışarıdan bakıldığında durum ne yazık ki korkunç görünüyor. İçindeyken de öyle değil mi diyeceksiniz. Doğru. Ama Zürih’te, Amsterdam’da baharın ilk kıpırtılarını yüreklerinde duyup sokağa fırlamış gençleri, temiz, rahat ve bakımlı kentte güvenlik için de eğlenen insanları gördüğünüzde, kanayan ülkenin dramı daha bir çarpıyor sizi. Zürih’ten Bassel’e oradan da Alsace bölgesine geçerek araba kullanırken, huzurlu, yemyeşil kırları, yol üstündeki Fransız lokantalarında şarap içip sohbet koyultan insanları görüp ” biz de böyle olamaz mıydık?” diye düşünüyorsunuz.

Sırtına üç darbe yüklenmiş, iç savaştan geçmiş, ağır enflasyon altında ezilen Türk yurttaşının derdine kimsenin aldırdığı yok. Almanya” yeniden birleşme” dışında her şeyi unutmuş. Bütün yayınlar ve haber bültenleri” birleşme” ile dolu. En ufak bir gelişmeyi bile uzun uzun televizyondan veriyorlar. Eskiden dünyadaki gelişmelere ayırdıkları programlar şimdi hep “Reunification”la dolu. Geçenlerde Kohl’un Moskova’ya gidişi dolayısıyla oradan yayın yaptılar. Pahalı bir prodüksiyonla. Ertesi gün Mandela’nın özgürlüğüne kavuşması ancak küçük bir haber olabildi. Sovyetler, Litvanya, Estonya olayları, Doğu Avrupa haberleri arasında Türkiye’deki kanlı terörün kurbanları da küçük birer haber olabiliyor sanki kendi kaderine terk edilmiş bir ülke gibi.

Biraz umutlanacak oluyorsunuz. Festhalle’deki gençler size coşku veriyor. Marmara Üniversitesi’nde gördünüz gençlerle övünüyorsunuz. Dünya değişirken, Türkiye’de de çok şeyin değiştiğini, toplumda hoşgörünün arttığını sanıp, iyimser gözlüğü takılmaya çabalıyorsunuz. Ama bırakmıyor. Umutlanmak yasak sanki. Bir kuşağın onca acılarla, kan revan içinde tepeye kadar çıkardığı kaya ta en dibe yuvarlanıveriyor. Ve efsanedeki gibi Türk insanının yazgısı gene o kayanın altına girip tepeye kadar çıkarmak oluyor. Doruğa vardığı anda gene yuvarlanacağını bile bile…