Ben edebiyatçıları hayranlıkla izlerim. Kocaman, kerli ferli, ciddi adamlardır ve bazan bir tek sözcüğün peşinde aylarını harcadıkları olur. Şiirlerinde kullandıkları bir tek sözcüğün oturmaması günlerce huzursuz eder onları. Hikayelerin, şiirlerin çeşitli basımları arasındaki farkı araştırırlar. Üç, dört aylık çalışma sonunda kitabın 1957 basımında “hayallerim” olarak geçen sözcüğün, 1969 basımında “hayallerinin”e dönüştüğünü bulur ve bunu bir edebiyat dergisine yazarlar. Sıradan bir konuşmada kullandıkları dili, sanki bir mahkemede ifade veriyormuşçasına ölçüp biçer, tartarlar. Onlara göre konuşma ve yazı olarak dışa vurulan “söz” önemlidir. Bütün dinlerdeki “kelam” gibi.
Sinemacılar böyle değildir. Onlar, gelip geçiveren anı yakalamak, peliküle aktarıp dondurmak derdindedirler her zaman. Tarkovski’nin sinemayı ‘mühürlenmiş zaman” olarak nitelemesi bundandır. Büyük paralar bulunur ekip toplanır ve ekibin her saniyesi para olduğu için, film bir plan içinde bitirilmeye çalışılır. Ayrıca aydınlanan, kararan hava sorunu vardır. Yağmur başlar, kar yağışı kesilir, sis basar ve bütün bu değişiklikler sinemacıları zamana karşı yarışan, sokaklarda ‘”Hadi kardeşim, hava gidiyor” diye çırpınan insanlara dönüştürür. An’ı yakalamak önemlidir. Bir tren hızla geçer, görünmez olur. Bir insan yüzündeki anlatım da öyle, bir kuşun uçuşu da.
Edebiyatçı ise an’ı yakalamaz, onu tekrar yaratır. O an’ın içinde filizlenmesine, kök salmasına olanak tanır. Bu olanaksa zamandır.
Hayran olduğum edebiyatçılardan biri de Fethi Naci’dir. Pos bıyıklarının altından arada bir parlayıveren gülümseyişi ve dağlardan biraz önce inmiş bir Yugoslav partizanı görüntüsü altında, bir “kelime kuyumculuğu” saklıdır. Özel yaşamındaki sonsuz acıların yanı sıra “edebiyat olmuş her şey”in acısını da çekmiştir. Türkçe dilinde yazılmış her sözcüğün hesabını vermek onun sorumluluğudur sanki.
Fethi Naci bugünlerde bir kitap yayınladı: “Bir hikâyeci, Sait Faik – Bir romancı, Yaşar Kemal”. Kitabı ne kadar büyük bır zevkle okuduğumu anlatamam. Öncelikle, yaşam ve doğa sevgisini iki ayrı imbikte damıtan Sait Faik ve Yaşar Kemal ustalarla ilgili böyle bir kitap yazıldığı için sevindim. Bizde, sanatçılar üstüne kitap yazmak geleneği yoktur. Büyük sanatçıların yaratıları, kişilikleri, psikolojileri ve dönemleri üstüne kafa yormak, onlar üstüne incelemeler yapmak, pek alışılmadık bir davranıştır.
Fethi Naci’ninki gibi bir çalışma, ancak büyük bir sevgiyle olur. Edebiyata ve yazarlara duyulan büyük bir sevgiyle olur. Bu kitabın da her cümlesinde içe işleyen, dokunaklı bir sevgi, bir tutku var. Kimsenin birbirini sevmediği ve ilişkilerin gittikçe “çatallandığı” sanat dünyamızda bu da ender bir durum. Kitap, “Sait Faik adını ilk kez ortaokulun birinci sınıfında demek 1939 40 ders yılında duymuştum” diye başlıyor.
Bendeki Sait Faik tutkusu da, ilkokulun ilk sınıflarında başladı. Ankara’da Marif Koleji’nde okuyordum. Yaz tatilinde babamın savcılık yaptığı Muğla’ya gitmiştim. Orada kim olduğunu hatırlayamadığım birisi bana bir kitap hediye etmişti: Semaver O günden beri ben de Sait Faik’in büyülü evrenin tutkunları arasında girdim. Öyle bir evren ki bu balık, deniz kokusu yakomaz, Rum balıkçılar, esmer uzun parmaklı çocuklar, Burgazada, kayıklar, kırlangıçlar ve yersiz yurtsuz gece insanları gelip geçiyor içinden ve bütün dünyaya aynen Yunus Emre, Karacaoğlan, Nazım ve Yaşar Kemal’deki gibi aydınlık bir selam çakıyor. Ama her zaman değil. Kimi zaman insanca, Sait Faik’çe bir öfke gelip sarılıyor boğazına. Şu satırlarda olduğu gibi: “İstanbul çirkin şehir Pis şehir? Hele yağmurlu günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil. Başka günler de Köprüsü balgamlıdır! Yan sokakları çamurludur molozludur. Geceleri kusmukludur. Evler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokakları dardır. Esnafı gaddardır. Zengini lakayttır. ”
Sait Faik “Yılan Uykusu” adlı hikâyesinde “Kanımda dolaşan şu Türkçe dili” diyor. Fethi Naci’ye göre, “Türkçe sevgisi bundan daha güzel anlatılamaz.” Kitaptan bir cümle de şöyle “Evet, aynı kitapta Sait Faik’le Yaşar Kemal yan yana. Yakışıyor… Ne diyordu bizim Karadenız türküsü “İki gemi yan yana, haydayabilir misin?”
Eline sağlık Naci usta.
