Zülfikar dedemin bir gözü kördü. Harput’un Hüseynik Köyü’nde bir gün çuvaldızla semer onarırken kayıveren çuvaldız gözüne saplanmış. O da gözünün akından sallanan çuvaldızla ata binip Harput merkezine gitmiş. Orada tanıdığı Ermeni bir berber varmış. “Çek şunu, çıkar” demiş. Adamcağız korkmuş, gözden çuvaldız çekmek hiç de kolay bir iş olmadığından yapamayacağını söylemiş. Bunun üzerine dedem asılıp çuvaldızı sökmüş ve berbere gözüne ilaç yapmasını söylemiş. Şimdi durup dururken bu aile anısı nereden aklına geldi derseniz; berber hikâyesinden. Şimdi berberler böyle işler yapmıyor, eski İstanbul resimlerinde görüldüğü gibi, açık havada müşteriyi küçük bir hasır iskemleye oturtup, kafasını öne eğerek saçını kesmiyorlar. Çünkü berberler çoktan “kuaför” olmuştu, şimdi de “hair dresser” oldu. Bir iki gündür cep telefonuma mesajlar gelip duruyor: “Epilasyon uygulamalarında sevgililer gününe özel indirim, Orion alexandrite cihazımızla uygulamalar vs.” “Herifçioğlu St. Michel’de koyuvermiş sakalı / Neylesin bizim köyü, nitsin Mahmut Makal’ı” dizeleri var ya; işte onun gibi bir şey. Eskiden saçlar berberde değil evde yıkanırdı. Termosifon ocağının yakılması, arka arkaya hamama girip pancar gibi çıkan ve havlulara sarınarak çay içen aile bireyleri, her evin değişmez pazar ayiniydi. Banyo günü dışarı çıkmamaya da özen gösterilirdi çünkü saç kurutma makineleri olmadığı için ıslak saçla soğuğa çıkmak tehlikeli sayılırdı. Hem banyolarda da bir kalıp sabun, bir kese ve liften başka bir şey bulunmazdı. Bugünün banyoları ne işe yaradığı belli olmayan sarı, kırmızı, turuncu, cam göbeği, mor, yeşil her renkten yüzlerce plastik şişeyle dolu. Vee gelelim işin can alıcı noktasına: Herkesin saçı daha çok dökülüyor. Eskiden gençler arasında bu kadar saçı dökük olana rastlanmazdı. Erkekler banyodan sonra avuçlarına yarım limon sıkar saçlarını bununla kazık gibi tutmayı başarırlardı. Büyükler berbere gittiklerinde bizi de götürür, saçlarımızın kırkılmış koyun gibi kısacık kesilmesi için berberi sıkılarlardı. Bu işin en fenası da 0 numaraya vurulmaktı. Çünkü kafa derin ortaya çıkar ve kafan devamlı üşürdü. Sınıftaki kızlara göstermek için alnına bir kakül düşürmek de imkânsız hale gelirdi. Bizler ise berbere fısıltıyla yalvarır, biraz uzun bırakmasını söylerdik. Bana acıyan bir berber saçlarımı ıslatarak keser, böylece olduğundan daha kısa görünmesini sağlardı. Biraz büyüyünce usturayla sakal tıraşları başladı ve berberlerin değişmez ritüeli olan makara ipliğiyle yanaklardaki tüyleri alma ve yakılmış ispirtolu pamukla ütülenme aşamasına geçtik. Hay “hair dresser”lar hay, çok yaşayın e mi! Sevgililer gününde kılsız tüysüz buluşmak isteyenlere yönelik reklamı bana da gönderdiniz ve aklıma binbir berber hikâyesi üşüşmesine neden oldunuz. Haydi hepinize sıhhatler olsun. (Çocukluğumda bunu da saatler olsun sanırdım ve iyi saatte olsunlarla karıştırırdım.)