Futbol gibi netameli konularda yazmamakta ne kadar haklı olduğum bir kez daha ortaya çıktı. Kendi kendime dedim ki “İşte bak kulağına küpe olsun, bir daha bu dalgalı denizde kulaç atmaya kalkma.” Çünkü Fenerbahçe marşı yazımla ilgili öyle değişik yorumlar gelmiş ki insan hayrete düşmeden edemiyor. Kimi hak vermiş, kimi olayı tamamen takım rekabeti içine çekip yazımı Fenerbahçe’ye saldırmak için vesile haline getirmiş. Takımlar arasında bu kadar büyük bir nefret olduğunu hissetmek insanı irkiltiyor ister istemez. Ne derin bir düşmanlıkmış bu meğer. Kaldı ki bazı yakınlarımın Fenerbahçeli olduğunu yazıp bu takıma sempati beslediğimi ilan etmem de koyu Galatasaraylı arkadaşlarımı incitmiş. Yarı şaka yarı ciddi “Galatasaray enternasyonaldir, senin yerin burası” mesajları veriyorlar. Bunları görüp işitince kendi kendime dedim ki: “Oğlum, sen sen ol bilmediğin işe burnunu sokma. Hiç kimseyi kırmama ilkeni de ayak topu yüzünden ihlal etme.”
Geçen yıl Yaşar Kemal’le bir yerde otururken Hasan Şaş geldi, uzun uzun sohbet ettik. Benim şarkılarla ilgili güzel şeyler söyledi; ben de bu ünlü futbolcunun mesleğine kayıtsız olmadığımı belirtmek amacıyla bir iki laf geveledim. O sıralarda basında çok sözü edilen yabancı bir antrenörün iyi olup olmadığını sordum. Hasan Şaş kibar çocuk. Dedi ki: “Kendini hiç yorma abi. Biz senin futbolla ilgilenmediğini biliyoruz. O antrenör bizim takımda değil. Ama ben seni bir gün maça götüreyim.” Hafif kızarmış, hafif morarmış bir suratla “Peki!” dedim. “Ne zaman dersen gidelim.” Futbol starını dünya kupasındaki milli takımdan tanıdığım için gerçekten hangi takımda oynadığını bilmiyordum.
Yazı sporla değil müzikle ilgili desem; orada da içime sinmeyen bir şey var. Sanki Kıraç beste aşırmacılığı yapmış gibi görünüyor. Oysa ben hiçbir genç müzisyen arkadaşımı kırmam, kıramam. Kıraç olsa olsa bilinçaltında yer etmiş bir ezgiden esinlenmiş, farkında olmadan bazı mezürleri benzetmiştir.
Şimdi gelelim başlıktaki muammaya: Biliyorsunuz bizim Sefarad yurttaşlarımız, 1492’de İspanya’dan göç etmiştir ve hâlâ o zamanın İspanyolcasını konuşurlar. Bu lisana da “Latin”den gelen “Ladino” denir. Yüzyıllar içinde İspanyolca çeşitli değişimlere uğradığı için, Cervantes dönemi İspanyolcasının nasıl olduğunu merak eden bir grup İspanyol bilim adamı İstanbul’a gelmiş ve buradaki Sefarad yurttaşlarımızla konuşmaya başlamışlar. Söz bir ara dönüp dolaşıp siyasete gelmiş. Hükümeti sormuşlar. Bunun üzerine yüzyılların acı tecrübelerine sahip bir Sefarad kardeşimiz yarı Türkçe yarı İspanyolca: “Las meseles del hükümet, no mos karışıyamos!” demiş. İşte bizdeki de o hesap; Artık tövbeler olsun futbol işine karışmam. Bunları yazacağıma Karagöz’le uğraşırım, daha iyi. Mesela derim ki: “Ey Zülfü, yıkıp perdeyi eyleme viran Varıp sahibine haber verirler heman!”
