Dünya Değişirken – Zülfü Livaneli
Siyasi kavgalar insanları kamplara sürükler ve insani boyutları gizler.
Sanki karşınızdaki insanlar, etten kemikten yaratılmış sizin gibi, benim gibi kişiler değil de birer siyasal figürmüş gibi algılanır.
Oysa siyasette de, her alanda olduğu gibi insan acıları, insan sevinçleri vardır.
Son yıllarda herkes Leyla Zana ve arkadaşlarını birer sembol gibi görüyor.
Yurtdışı da böyle bakıyor, yurt içi de.
Leyla Zana bir insan olarak değil, bir sembol olarak Nobel barış ödülüne aday gösterildi.
Bu adaylıkta Leyla Zana‘nın kişiliği ve yaptıklarından çok, ona yapılanlar önem kazanmıştı.
Halkın oylarıyla parlamentoya gelen milletvekillerinin hapse atılmasını kimse kabul edemiyordu.
Batı için Leyla Zana, Türk – Kürt diyaloğunun bir sembolü idi ve bu sembol ödüllendirilmeliydi.
***
Türkiye’de esen hava ise bunun tam karşıtıydı.
Leyla Zana bir semboldü ama egemen çevrelere göre, Kürt ayrımcılığını simgeliyordu.
Leyla Zana ve arkadaşları, Kürt silahlı hareketlerinin simgesiydi.
Bu yüzden önce Meclis’ten atılmaları, sonra da cezalandırılmaları gerekiyordu.
OSLO ve ANKARA’DAKİ BİÇİLEN KADER
Oysa iki bakış açısında da değişik yönlerden simge olarak görülen ismin arkasında, soluk alıp veren, acı çeken, duygulanan bir kadın, bir ana ve bir eş vardı.
1995 yılının Ekim ayı hayatındaki en önemli kader dönemeçlerinden birisi oldu.
Düşünün ki bu ay içinde Nobel Barış Ödülü verilse ve Yargıtay da mahkumiyet kararını bozsaydı, Leyla Zana birden dünyanın en ünlü kişilerinden biri olarak özgür kalacaktı.
Oysa kararlar tam tersini yarattı.
Oslo‘daki ve Ankara‘daki kurullar, Leyla Zana adını taşıyan insanın yaşamını baştan sona değiştirdiler.
Önce Nobel Barış Ödülü verilmedi.
Arkasından da Ankara‘da mahkumiyeti onaylandı.
2005 yılına kadar hapis yatması kesinleşti.
TUTARLI OLMAK
Leyla Zana‘nın Nobel Barış Ödülü alması ihtimali Türkiye’de birçok kişiyi kızdırdı. Bu adaylığın siyasi olduğunu, Zana‘nin bu ödülü hak edecek bir barış faaliyeti olmadığı vurgulandı.
Ona siyasi bir sembol olarak ödül verilmek isteniyordu.
Tutarlı olur ve Ankara’daki mahkumiyete de aynı mantık çerçevesinde bakarsak, burada da Leyla Zana‘nın bir sembol olduğunu ve siyasal karar süreçlerinin işletildiğini düşünebiliriz.
Yani Nobel adaylığı ve mahkumiyet aynı mantık yapısına, Leyla Zana‘nın bir simge olarak görülmesi gerçeğine dayandırılmıştır.
Eğer 27 Mart yerel seçimleri öncesinde siyasi bir kararla DEP milletvekillerinin dokunulmazlıkları kaldırılmasaydı bugün Meclis’te seçim kanunu görüşmelerine katılıyor olacaklardı.
Demek ki bu milletvekillerinin kaderini değiştiren karar, siyasi bir karardır.
***
Olayın bir başka yönü de Leyla Zana ve arkadaşlarından çok, Türkiye’nin kaderini ilgilendiriyor.
Bu mahkumiyet Türkiye‘nin Kürt sorununu sadece ve sadece şiddet yoluyla çözmeyi amaçladığını gösteriyorsa, Avrupa ile Gümrük Birliği‘ne girmemiz zorlaşır.
Bakalım önümüzdeki günler, bir kadının kaderini, bir ülkenin kaderine bağlayacak mı?
