Yıllar önce Tiflis’te bir UNESCO toplantısı yapılmıştı. Bu toplantı şerefine verilen akşam yemeğinde, Gürcistan Devlet Başkanı Eduard Şevardnadze’nin çok ilginç bir gözlem yaptığını hatırlıyorum. Gorbaçov’un Dışişleri Bakanı olan bu kurt politikacı, “Dünyadaki imparatorlukların dört türlü dağılma biçimi vardır” demişti. “Birincisi Roma İmparatorluğu’nun dağılışı gibidir. Tarih içinde eriyip gider. İkincisi İngiliz İmparatorluğu’dur. Planlı bir tasfiye planı hazırlanır, hangi bölgelere hangi yıl özerklik verileceği karara bağlanır. Üçüncü model Osmanlı İmparatorluğu’dur. Bir gece imparatorluk tebaası olarak yatarsınız, ertesi sabah cumhuriyet rejiminde uyanırsınız. Dördüncü çöküş modeli ise Sovyet İmparatorluğu’dur. Bu imparatorluk bir kelime yüzünden batmıştır; glasnost (şeffaflık) kelimesi yüzünden. Rus ruhu böyledir. Madem ki glasnost var, o zaman her şey serbest diye düşünülmüştür. Giderek kontrol elden kaçırılmıştır.” Sovyetler’in çöküşüyle ilgili yorumlardan birisi de bu. Koskoca imparatorluğun bir kelime yüzünden çöküp çökmediğini bilecek durumda değilim ama şurası muhakkak ki Sovyetler’in dağılması, içinde yaşadığımız dünyayı, başka hiçbir şeyle karşılaştırılamayacak kadar büyük ölçüde değiştirmiştir. Bu değişiklikler bizim kişisel hayatlarımıza da yansımıştır. Dünyadaki birçok ciddi yorumcu Gorbaçov’u, bu dönüşümü kansız başardığı için alkışlıyor. Bazı aydınlar da onu, beceriksiz politikalarla Sovyetler’i çökerttiği için suçlamaktadırlar. Gorbaçov’la yaptığım konuşmalarda (tabii nezaket sınırları içinde) bu konuyu gündeme getirmeye çalıştım. 1986’da Kremlin’deki ilk buluşmamızda Leninizm’e inandığını ve Sovyetler’in devamından yana olduğunu hatırlattım. Bendeki samimi izlenim; Gorbaçov’un ipleri elinden kaçırdığıdır. Gerçi teknolojik gelişmeler, bu dev imparatorluğun yeniden yapılanmasını ve şeffaf bir yönetime geçmesini şart koşuyordu ama bu süreç iyi yönetilemedi. Gorbaçov’a bunları hatırlattığım zaman komünizmin zaten bir ütopya olduğunu ve baskıyla yukarıdan aşağıya kurulan bir rejimin devam edemeyeceğini söylüyor. O zaman kendisine Lenin’in Rosa Luxemburg’la giriştiği mücadeleyi ve belki de Luxemburg gibi düşünenlerin haklı olduğunu hatırlatıyorum. “Yukarıdan aşağıya doğru örgütlenen Komünist Parti’nin güce dayalı yönetimi, er geç işçi sınıfının özgür sendika talebiyle karşılaşacaktır.” Zaten Marx ve Engels de komünizmi kapitalizmin son aşaması olarak görüyor ve gelişmiş ülkelerdeki eş zamanlı bir dönüşümle gerçekleşeceğini savunuyorlardı. Rusya gibi proletaryası gelişmemiş bir köylü ülkesindeki devrim onların öngörüsü değildi. Ama Lenin, bu ülkeyi “emperyalizmin en zayıf halkası” olarak niteledi ve bu ülkede bir ihtilal başlattı. Belki de temel yanlışlık buradaydı. Büyük Sovyet deneyimi, bir anlamda Marksizm’den sapma anlamına geliyordu. Gorbaçov’a bunları sordum. Cevaplarını bu köşede yayınlamam mümkün değil, isteyen kitapta bulabilir. Gorbaçov Lenin’den önemli bir alıntı yapıyor: “İnsanlık çıkarları, sınıf çıkarlarının önündedir.” Dünyanın önce nükleer silahlanma, sonra çevre ve yoksulluk sorunları yüzünden büyük tehlikelerle karşı karşıya kaldığına inanıyor. Ve insanlık çıkarlarını ülke çıkarları önüne geçirerek, dünyada yeni bir lider tipinin öncülü olduğunu, zamanla bütün liderlerin kendisi gibi davranmak zorunda kalacaklarını söylüyor. Dediğim gibi, bunu zaman gösterecek. Benim düşünceme gelince… Bunu da yarın yazmam gerekiyor. Çünkü yine yerimiz bitti.
