Bugünlerde bir plak kaydetmek ne kadar zor bir işmiş, bunu bir kez daha anladım.

Geçmişteki arkadaşların teşvikleriyle başladım bu işe.
"Hadi Zülfü, yeni bir şeyler yap, eskileri bırakma, ama yenilerini de yap" dediklerinde ne kadar kolay gelmişti bu iş bana.

Oysa şimdi görüyorum ki, bir plak yapmak için sadece parçaları alıp stüdyoya girmek yetmiyor. Bir de o parçaların birbirine uyması, bir bütünlük oluşturması gerekiyor.

Bu yüzden geçmişte biriken bazı bestelerimi bir kenara bırakıp, yeni parçalar yapmak zorunda kaldım.

Stüdyodan önce aylarca süren bu hazırlık dönemi, insanı yoruyor, yıpratıyor. Ama asıl zorluk stüdyoya girince başlıyor. Bir parçayı defalarca okumak, bir de hatalarını bulmak...

Sonra o parçanın üzerine enstrümanları yerleştirmek, her bir enstrümanı ayrı ayrı kaydetmek, sonra hepsini bir araya getirip doğru korelasyonu ve şarkı ortamını bulup, miksajını yapmak...

Bir de bu işi yapanların, yani aranjörlerin günde 12-15 saat stüdyoda çalışmasına rağmen, aldıkları ücretlerin çok düşük olması, insanı üzüyor. Bir aranjörün bir parçadan aldığı ücret, bir şarkıcının bir saatlik sahne ücretinin onda biri bile etmiyor.

Peki, bu kadar zorluklara katlanıp, bu kadar emek harcayıp, bu kadar para harcayıp ne elde edeceksin?

Birkaç bin adet satıp, masrafını çıkarmaya çalışacaksın.

Sonra radyoların günler süren ısrarlı ve yoğun istekleri üzerine...

Birkaç kez çalınacak, sonra da unutulup gidecek.

Benim geçmişte müzik hayatımda yaptığım plakların sayısı 30'u buluyor. Bunların birçoğu yurtdışında yapıldı. Türkiye'de yaptığım plakların ise hepitopu 10 tanesini geçmez. Çünkü Türkiye'de plak yapmak, yurtdışına göre çok daha zor ve zahmetli bir iş. Ve bu zahmetin karşılığını da alamıyorsun.

Geçmişteki plaklarımın birçoğu da yurtdışında çok iyi satışlar yaptı. Hatta bazıları milyonları aştı.

Türkiye'de ise plaklarımın satışları genellikle birkaç bin adetle sınırlı kaldı. Bu da, yurtdışına göre çok büyük bir fark. Yurtdışında bir plak, 100 bin adet sattığında...

Türkiye'de ise, sadece birkaç bin adet satıştan sonra, o plak unutulup gidiyor. Oysa yurtdışında, bir plak 100 bin adet sattığında, o plak unutulup gitmiyor. Tam tersine, o plak daha da çok satıyor. Hatta, 400-500 bin adet sattığında, o plak artık bir klasik haline geliyor.

Türkiye'de ise, bir plak 100 bin adet sattığında, o plak unutulup gitmiyor. Tam tersine, o plak daha da çok satıyor. Hatta, 400-500 bin adet sattığında, o plak artık bir klasik haline geliyor.

15 günden fazla süren bu işkenceli kayıt dönemi bittiğinde, bir de o plağın tanıtımını yapmak için uğraşacaksın. Radyolara, televizyonlara gideceksin.

En son aşama miksajdır. Yani 24 kanallı bir mikserden, 24 ayrı sesi bir araya getirip, doğru bir denge ve uyum bulmak demektir.

Bu da ayrı bir sanat ve ayrı bir iş. Bunu da iyi bir miksajcıya yaptırmak gerekir.

Bütün bunlardan sonraki maceramı da sizlere daha sonra anlatırım.