Fransızların bir deyimi vardır: Bon
pour l'orient derler; yani doğu için
iyidir.

Bu deyim kendini çok yüce görme-
nin ve doğuyu sonsuz derecede aşağı
lamanın bir ifadesidir. İkili bir standart
söz konusudur burada: Onlara göre
batı daha gelişmiş, daha usta ve daha
düzeylidir. Doğu ise gelişmemiştir. Do-
layısıyla batı için kötü sayılacak her şey,
doğu ölçü alındığında iyidir.

Almanlar aynı kompleksi "Türken
bonus" diye dile getiriyorlar.

Doğunun ve Türkiye'nin başını ok
şamak gerekmektedir çünkü ellerinden
bu kadar gelebilir(!)

Bu okşayışın bisiklete binen maymu-
nu takdir etmekten farkı yoktur.

Maymuna çekilen her "bravo!" as
lında derin ve yaralayıcı bir hakarettir.

***

Ömrüm boyunca tepki duyduğum
bu tavı bana tekrar hatırlatan, Çırağan
Sarayı oldu. Bir davet nedeniyle gör
mek bahtsızlığına uğradığım güzelim
saray bir Fransız mimann elinde ucuz
bir Şark pazarına dönmüş.

Yıllardan beri açılmasını beklediği-
miz bu görkemli ve talihsiz saray, Os
manlının ihtişamıyla uzaktan yakından
ilgisi olmayan bir batılı fantezisine kur
ban gitmiş.

Sarayın konumu, denizle içiçe geçişi
ve dış cephesi yerinde. Ama içinde de
korasyon adı altında çok garip işler ya-
pılmış.

Mermer sütunların üstü sentetik ve
mermer taklidi maddelerle kaplanmış,
Görkemli iç salonlar akide şekeri renk
lerine boyanmış. Öylesine pembeler,
morlar ve sarılar karıştırılmış ki insan
kendini bir Osmanlı sarayında değil,
oyuncak bir pastanın içinde sanıyor.

Anladığım kadarıyla Fransız mimar
kafasında binbir gece masalları düşle
riyle Türkiye'ye gelmiş ve çocukluğun
da okuduğu masallardan aklında ka-
lan ne kadar Ali Baba egzotizmi varsa
Çırağan Sarayı'na uygulamış.

Söylendiğine göre 19ll yılında yapı-
lan saray için harcanan altın, bugünkü
paraya çevrildiğinde dört yüz milyon
dolar tutuyormuş.

Bugün ne harcandığını bilmiyorum
ama koskoca saraya yazık olmuş.

Herhalde mimar işini bitirdiğinde
bakıp bakıp; "Bon pour l'orient" de-
miştir.

Bu yazıyı sadece Çırağan Sarayı için
yazmadım. Saray ne ilk ne de son or-
nektir. Batılının Türkiye'ye bakışındaki
çarpıklık, bir çok noktada karşımıza çı-
kıyor.

Gelen yabancı gazetecilerin çoğu
Boğaz lokantalarında lüfer yedikten
sonra resmini çekecek deve kervanı
peşine düşüyor. Eğer kendisine deve-
nin İstanbul'u temsil etmediği ve kentin
deniz uygarlığına dayalı olduğunu an-
latırsanız size hak veriyor ama batı ka-
muoyunu memnun etmek için gene
deve, çarşaflı kadın ve hamal bulmaya
çalışıyor.

Çoğunun amacı Türkiye'yi olduğu
gibi göstermek ve ön yargıları, yanlış
anlamaları yıkmak değil. Tam tersine
koskoca ülkeyi, kendi düşlerinde olu-
şan kalıba dökmek istiyorlar.

Bu yüzden bir batılı için Atina çok
yakın, İstanbul ise çok uzaktır.

Yunanistan bir deniz ülkesidir de
Türkiye çöller ve develer diyarıdır.

Oysa Türkiye'nin sekiz bin kilometre
kıyı şeridi vardır. Ama hiç bir batı tele-
vizyonunun Türkiye ile ilgili progra-
mında avuç içini dolduracak kadar su
göremezsiniz.

***

Bütün bunları düşündükçe keşke Çı-
rağan Sarayı'nı Türk mimarları yap-
saydı diyorum: Batıya özenmeyen
Türk mimarları....