Bir davet sırasında Viyana’da Schönbrunn sarayının duvarında gördüğüm dev bir resim, yıllardan beri anlamını bilmeden söylediğimiz bitpazarı deyimini anlamama yardımcı olmuştu. Resim, ortaçağda Brüksel’deki bir bitpazarını gösteriyordu. Bizde nedense eski eşyaların satıldığı yerlere verilen bitpazarı adı meğer gerçekten de bitle ilgiliymiş. O çağların Avrupa’sında yıkanmak pek adet olmadığı için herkes bitli gezermiş. Şehir meydanlarına kurulan pazarlarda kuyruğa girer ve bir maymunun önünde kafalarını eğerek bitlerini kırdırırlarmış. Resimde tahta bir platform üzerindeki maymun ve önünde kafalarını eğmiş Avrupalılar görülüyor. Maymunların bit ayıklamadaki mahareti nedir bilmiyorum ama o dönemde aslan ağzından gürül gürül fışkıran kaynar sularla yıkanan, göbek taşlarında terleyen ve tellaklar tarafından derileri yüzülürcesine keselenen bizimkileri düşününce, bu tarihi yer değiştirmenin kaybeden tarafı olduğumuzu bir kez daha anlıyorum.

Bir başka resim, saraydaki düğün törenine katılanları gösteriyor. Aralarında altı yaşında sevimli bir çocuk oturmakta. Adı Wolfgang Amadeus Mozart. Aslında Mozart düğün törenine katılmamış. Kraliçe Maria Theresa’ya özel bir konser vermiş. Kraliçe alü yaşındaki çocuğun müzik dehasını fark ettiği için düğün resmine onun da eklenmesi talimatını vermiş. Bunu duyunca Kraliçe Maria Theresa gözümde daha da büyüdü. 1700’lerin başında her yurttaşın temel eğitim görmesi zorunluluğunu da getiren Kraliçe’nin, dehayı fark etme yeteneğini alkışladım. O kültürün Mozart gibi bir dahi yaratması, alü yaşındaki bir çocuğun içindeki cevheri fark eden ve koruyan kraliçeler sayesinde mümkün olmuş.

Saray odalarından birinde çok görkemli bir yatak var. Maria Theresa’nın yatağıymış bu ama hiç orada uyumamış. Kendi odasındaki daha alçakgönüllü yatağında uyur, sabah kalktıktan sonra hazırlanır, yeni bir gecelik giyer ve görkemli yatağa uzanarak bakanlarını kabul edermiş. İnsanın aklına hemen Kraliçe’nin neden taht yerine yatakta çalıştığı geliyor ama bunun da mantıklı bir sebebi var. Çünkü 36 yıl hüküm süren Kraliçe Maria Theresa kadınlık fonksiyonlarını da ihmal etmemiş ve bu süre içinde tam 16 çocuk doğurmuş. Kabaca bir hesapla hükümranlığının 12 yılı hamile olarak geçmiş. 12 yıl karnı burnunda dolaşan Kraliçe’nin, devlet işlerini yatağından yönetmesi kadar doğal bir şey olamaz.

Kafamda Viyana’nın ve Habsburg’ların görkemi ile oralarda kafası kesilen Kara Mustafa Paşa’nın kaderi birbirine karışıyor. Elinin altında büyük ordular bulunduğu halde, binlerce kilometre ötedeki İstanbul’dan idam emrini getiren cellada teslim olmakta tereddüt etmeyen koca vezir, devlet malına zarar gelmesin diye otağındaki kıymetli halıların üzerine bezler serdirmiş ve bu son emrinin yerine getirilmesinden sonra kelleyi cellada uzatmış. Nasıl? Aynen bizim şimdiki ‘Türk büyükleri ne benziyor değil mi? Ortaçağın sıcak su fışkıran kapkçalarından, nasıl ter kokan bir millet yaratmayı başardıysak, Kara Mustafa Paşa’nın torunlarından da kokuşmuş bir siyaset kadrosu yaratmayı becerdik. Ne mutlu bize.