Gündelik dertlerle boğuşup giderken, dünyanın ayağımızın altından kaydığını fark etmiyoruz. Bunun en önemli nedeni de insanoğlunun, dünyayı kendi ömür dilimiyle sınırlı sayması. Hiç kimseyi 50 yıl sonra bu olacak, 70 yıl sonra şu olacak diye harekete geçiremezsiniz.Hele biz Türkler bu konuda apayrı bir kategori oluştururuz.Çünkü bizim ömür dilimimiz içinde dahi dün ve yarın kavramı yoktur. Bugün vardır.Ayrıca “elle gelen düğün bayram” dır. Yani başımıza toplu bir felaket gelebilir, yeter ki sadece biz kötü bir duruma düşmüş olmayalım.Bu yüzden aşağıda okuyacağınız uyarıların çok az kişinin ilgisini çekeceğini sanıyorum ama yine de, İsviçre’de yaşayan değerli bir mühendis dostum olan Orhan Akalp’ın yazdıklarını sizinle paylaşmak istiyorum. Değerli mühendis diyor ki: “Özellikle su / kuraklık konusu çok ciddi. Son bir iki ay içinde neredeyse yüzün üzerinde bilimsel makale okudum. Daha önceleri bilmediğimiz, yazılı tarihte örneği görülmemiş bir biçimde su / kuraklık oranı hızla bozuluyor.Bu konuda bilim adamları ve politikacılar başta olmak üzere herkes şaşkın.Bulut oluşum ve hareketlerinden, yağmur düşme miktarlarına kadar her parametre görülmedik biçimde değişiyor.Tabiata ve insan yaşamına gerekli olan yeraltı tatlı suyu, mevsiminde yavaş ve sürekli yağan yağmurlar sayesinde oluşuyor. Bugün gördüğümüz ise, dünyamızın su / bitki / yaşam düzenini sağlayan mevsimsel yağmurların düzeninde büyük bir değişiklik olduğu.Bize lazım olan yavaş ve uzun süreli yağmur yerine, zamansız ve sağanak yağmurlar, toprağın derinliklerine nüfuz edebilecek yeterli hacimlerde depolanamayacağı için, yeraltı sularında bir sıkıntı olacağı kesin.”

Dünya açısından durum çok açık ama Türkiye’nin konumu ne diye merak edecek olursanız, dostumun bu konudaki fikirleri de şöyle: “Konumu açısından Türkiyemizin durumu da pek parlak değil. İngiliz ve Alman su bilimcileri Türkiye’yi de yüksek riskli bölgeler arasında gösteriyor. Mesela İstanbul bugünkü büyük nüfusu ve su temin şekli ile çok riskli bir durumda.Su azlığı ve kalite bozulması salgın hastalıklar getirebilir. 2000’li yıllarda su kökenli enfeksiyonlar halihazırda ölümlere neden olmaktadır. Buna bir de suyun azlığı ve uzun süre depolama durumunu ilave edersek ortaya hiç de hoş olmayan neticeler çıkar. Eğer hastalık var diye sularımıza klor basarsak, klor zehirlenmeleri ve kanser vakaları artar.” Sonuç kısmı ise şöyle:“Biz bencil ve şımarık insanoğlu, hiç düşünmeden yirmi milyon yıldır depolanmış fosil enerjiyi, yüz yıldan kısa zamanda, neredeyse bitirecek şekilde harcadık. Hem de bunu medeniyet göstergesi sayarak. Şimdi ağlamaya başladık.”

Yazılanlardan ve dünyada üst üste yayınlanan raporlardan anlaşıldığına göre, su konusunda da çok ağlayacağız.Şimdi bazı okurlar, bunun yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimleri ya da Ankara’daki siyasi oyunlarla ne alakası var diyecekler ama olsun; biz yazalım da.