Eskiden yurt dışına gittiğimde gördüğüm filmleri yazardım, artık vazgeçtim. Çünkü anladım ki o film Türkiye’de gösterime girmeden, kimsenin ilgisini çekmiyor. Yani bir filmi önceden anlatmanız işe yaramıyor. Toplumsal olaylarda da aynı bezginlik duygusu sarıyor beni zaman zaman. Çünkü “Önünüzde çukur var!” diye bağırıyorsunuz, kimse aldırmıyor, sonra da çukura düşünce başlıyorlar söylenmeye. O zaman size iki yol kalıyor; ya “Ben sana demedim mi” sevimsizliğine düşmek ya da susmak! Biz de ister istemez susuyoruz. O zaman da okuyucu mesajları geliyor, niye sessiz kalıyorsunuz diye. Hani bir türkü vardır: “Ben bu sazı çala çala yoruldum” diye. İnanın sevgili okurlar; ben de arkadaşlarım da aynı şeyleri yaza yaza yorulduk. Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir misali; aklımızın erdiği kadar bu toplumu ve yöneticilerini uyardık. Ama yöneticiler sanki uzay yaratıkları gibi, sıradan yurttaşın gördüğü terslikleri, tehlikeleri, bozuklukları görmüyor ya da görmek işlerine gelmiyor. Toplum için ise dün ve yarın yok; sadece bugün var. Dün çıkıp bağırıyorsunuz: “Ey millet, Türkiye duygusal olarak üçe bölünüyor. Kutuplaşma artıyor: Dincilik, Kürt milliyetçiliği ve Türk milliyetçiliği kutupları. Bugün sağcı ve solcu olarak tanıdığınız kişilerin ve partilerin yarın milliyetçi cephede kol kola girdiklerini göreceksiniz.” Kimse aldırmıyor. Sonra bütün denilenler gerçekleşince, niye yazmıyorsun diyorlar. Neyi yazayım, her gün aynı şeyi mi? “Artık Avrupalı olduk!” manşetleri atılır ve meydanlarda şenlikler yapılırken bu naçiz köşede “Yahu inanmayın. Hepsi yalan dolan. Türkiye’nin Avrupalı olduğu falan yok. Bu beklentiyi yükseltirseniz yarın halktaki hayal kırıklığı çok derin olur ve bu da faşizmi körükler” diyorsunuz. Yine kös dinliyorlar. Sonra her şey ortaya çıkınca başlıyorlar “Niye bunları yazmıyorsun” demeye. “Kürt sorununda tarihi fırsatları kaçırıyorsunuz. Güneydoğuya şefkatle yaklaşın, orayı bir sürgün yeri olmaktan çıkarın. Yoksa halk sizden kopar. O zaman da askeri tedbirler fayda etmez” diye çığlık atıyorsunuz, yine kulak asan olmuyor. 80’li yıllardan bu yana “Ermeni meselesini yanlış götürüyorsunuz, işin yolu bu değil!” diye yırtınıyorsunuz, sonra diyorlar ki “Niye Amerikan kongresindeki karar tasarısını yazmıyorsun?” Bu örnekleri çoğaltabilirim ama başınızı ağrıtmayayım. Uzun sözün kısası, vizyona girmemiş filmleri “gelecek program” olarak yazmam hiçbir işe yaramıyor. Ben de Türk değil miyim, “Elle gelen düğün bayram” der, gündemdeki konular üzerine bir iki söz söylerim olur biter. Çünkü biz Türkler için dün de yok yarın da. Sadece bugün var. O zaman “Dünle beraber gitti düne ait ne varsa – Yarın da çok uzak, eğer olursa – Bugünü konuşmak lazım, elde ne varsa” der, ortama uyar gideriz. Mi acaba? Yok yok, böylesi elimizden pek gelmez. En iyisi yine biz önümüzde rögar var diye bağırmayı sürdürelim.
