Bir gazete yazısı 3000, bilemediniz 4000 vuruştan oluşur. Bu kadar kısa bir yazıda ülkenin çok önemli sorunlarına değinmek risklidir. Çünkü ataların deyimiyle "ağyarını mani - efradını cami" bir üslup kuramama tehlikesi vardır. Belki de ne dediğiniz tam olarak anlaşılmayabilir. Eksik bıraktığınız noktalar insanların aklına takılabilir. Ve bütün bunlar, amacınızın gerçekleşmemesi, yanlış anlaşılmanız sonucunu doğurur. Ayrıca her gün yazdığınız için hata yapma olasılığı da yüksektir. Verdiğimiz konferanslarda iki saatlik konuşmanın ardından gelen sorulardan bazı noktaların yanlış anlaşıldığını görüp, o konuyu daha da açmak gereğini duyuyoruz. Kısacık gazete yazısında ise böyle bir olanak yok. Son günlerde aldığım yüzlerce mektuptan birisi böyle bir yanlış anlaşılmayı vurguluyor. Sevgili okurum; "Ülkemizin barışa, birliğe bunca ihtiyacı varken niye Aleviliği ön plana çıkarıyorsunuz?" anlamında bir soru sormuş. Bu konuyu açma fırsatı verdiği için okur dostuma teşekkür ediyorum. Ben Alevilik hakkında çok yazı yazdım ve televizyon programları yaptım. Bunların hepsi de barışa, kardeşliğe ve insanların birbirini daha iyi tanımasına yönelik çabalardır. Bir kez, Anadolu'da yüzyıllardan beri sürüp gelen Alevi - Sünni ayrımının bitmesi gerektiğine inanıyor ve iki tarafa mensup insanların da birbirlerinin güzel taraflarını kavramalarına, karşılıklı olarak örf ve adetlerini tanımalarına çalışıyorum. Hepimizin bildiği gibi Alevilerle ilgili birçok iftira türetildi. Bu namuslu insanların mum söndü ayini yaptıkları, ana - bacı tanımadıkları yalanı öne sürülüp, Peygamber'den ve Ali'den bu yana sürüp gelen Kızılbaş deyimi çarpıtıldı. Oysa Alevi töreleri öylesine sıkıdır ki, evli bir kadına göz koyan ya da bir namus suçu işleyen insan "yol düşkünü" ilan edilir ve ölene kadar o cemaatten kovulur. Namuslarına bu kadar düşkün insanların, böyle iğrenç iftiralarla yaralanmaları, insafa ve vicdana sığmıyor. Eğer ülkemiz gerçek Alevi kültürünü daha iyi tanırsa, bundan barış ve dostluk doğar, ülkemiz kazançlı çıkar. İkinci olarak 13'üncü yüzyılda Anadolu'da kurulmuş olan büyük kardeşlik geleneğini hatırlatmaya ve bu anlayışı yeniden canlandırmaya çalışıyorum. Yazılarım, konferanslarım, müzik çalışmalarım hep bu amaca yönelik. 13'üncü yüzyıl gibi bir insan karmaşasının, Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlana, Şeyh Edebali, Yunus Emre, Ahi Evran gibi ulu kişiler tarafından, bir kardeşlik çağına dönüştürülmesindeki mucizeyi hatırlatma gayreti içindeyim. İnanıyorum ki Türkiye'nin içinde bulunduğu kargaşayı yenmesi kardeşlik ve barışla mümkün olacaktır. Ben de kendimi buna adadım. Konferanslarımda Kurtuluş Savaşımızın ünlü kahramanı ve adına türküler yakılan Karayılan'ı anlatıyor ve Karayılan'ın Kürt kökenli oluşu ile Kurtuluş Savaşı'ndaki kahramanlığı arasındaki birleştirici çizginin mesajını aktarmaya çalışıyorum. Sünnilere ve Alevilere, iki kesimin de yolu Horasan'a ve Ahmed - i Yesevi'ye bağlanıyor diyorum. O zaman bu kin ve öfke niye? Bizi ayıran noktalar olduğu kadar, birleştiren noktalar da var. Bakan göz, hangisini görmek isterse onu görür. Eğer bu halkın içindeki ayrımlara dikkat çekmek istiyorsanız sadece onları görürsünüz. Yok eğer bizi birleştiren noktaları bulmak amacı taşırsanız, birçok benzeşen hatta aynı olan yanımızı yakalayabilirsiniz. Kökeni, dini, mezhebi, partisi, dili ne olursa olsun bu topraklar üzerinde yaşayan bütün Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları kardeştir, eşittir ve aynı ölçüde saygıdeğerdir. Kimsenin kimseye üstünlüğü yoktur. Bu kardeşlik ortamının yaratılması birbirini tanımaktan, öğrenmekten geçer. Bu aciz kardeşiniz de elinden geldiğince yazıyla, konuşmayla, türküyle bunu yapmaya çalışıyor; sizin de bu çabaya katkıda bulunmanızı, yardımcı olmanızı bekliyor.
← Gazete Yazıları
Milliyet · 1 Temmuz 1996
