Uzun süredir İstanbul'da yoktum. Bir kenara çe-
kilmiş, kendi köşemde sakin sakin yeni kitabım
üzerinde çalışıyordum. Bu iş de ömür törpüsü
doğrusu: Günde beş-altı saatten az olmamak üzere bir yı-
lı aşkın süre başını kağıtlardan kaldırmayacaksın.

İyi ama, zorlayan mı var be adam diyeceksiniz: Yok.
Yok ama biz, bu memlekette yapılması uygun olan mü-
teahhitlik; devlet ihaleleri, iş takibi, militanlık gibi işlerle
değil, yazı çizi, beste meste gibi gereksiz çabalarla uğraş-
mak illetine tutulmuşuz bir kere.

Leyleğin ömrü laklakla geçermiş ya; onun gibi bir şey.
Ya da Bengaldeş'te denizci olma durumu.

Bu onulmaz illete yakalanan insanlar, sık sık köşeleri-
ne çekilirler. Bu yüzden biz de "Çekildik izzet ü ikbal
ile Bab-ı Ali'den."

Dönünce bir de baktım ki bilgisayar ekranından ateş
fışkırıyor. İnsanlar üşenmemiş; bu köşedeki yazıları
okumuş; üstelik bununla da yetinmemiş bir elektronik
posta mesajıyla düşüncelerini ve yorumlarını aktarmış.
Karşılığında ise bir nezaket mesajı bile yok: Alınıp alın-
madığı, okunup okunmadığı belli değil.

Kimi okurum hafiften sinirleniyor, kimi sitem ediyor;
kimi de herhalde çok yoğunsunuzdur, sizi sıkıştırmayalım
diye anlayış gösteriyor.

Ben de bu yazıda düşüncelerini benimle paylaşan de-
ğerli okurlarımın hepsine teşekkür etmek istiyorum.

Mesajlarını okumak, yazılarımdaki katıldıkları - katıl-
madıkları yönleri ve ortaya sürdükleri yeni düşünceleri
öğrenmek benim için çok faydalı oluyor.

Gecikerek bile olsa mutlaka her mesajı okuyorum.
Hem de bazılarını tekrar tekrar.

İstanbul'da bulunmadığım iki hafta içinde en çok hangi
yazılara yorum gelmiş diye baktım.

Belli ki en büyük ilgiyi "Din kökenli ahlâk" yazısı
çekmiş. Ondan sonra da "Elleri havada göriiim." ad-
lı yazı. İlk yazıda, dünyadaki Hıristiyan ülkelerin ortak
bir ahlâk kökenine sahip olup olmadığını araştırmıştık. İlk
bakışta böyle bir temel yok gibi görünüyordu. Ama biraz
daha dikkatli düşününce; Katolik ülkelerin hepsinde
ahlâki yapının çözüldüğünü, Protestan ülkelerin ise mo-
dern ticaretin etik kurallarına temel olan bir Kalvinist
ahlâk anlayışına sahip olduğunu anlıyordunuz.

Hem de rastlantı denilemeyecek kadar sistematik bi-
çimde. Yazıyı İslam kökenli ahlâka ilişkin birkaç soruyla
bitirmiştim.

Ben dünyanın birçok toplumunda ahlâkın din kökenli
olduğunu düşünüyordum.
Bir zamanlar İslam ahlâkı da alış-veriş dünyasını;
"haram-helal" kavramlarıyla, lonca kurallarıyla ve
Ahilik geleneğiyle düzenleyen sağlam bir temele sahip-
ti.

Ama bu temel dünya çapında bir bozulmaya uğradı-
ğı ve modern ticarete cevap veremeyen bir altüst oluş dö-
nemi geçirdiği için bugün ne yazık ki böyle bir ahlâki te-
meli den yoksunuz.

Birinci salıncağı bırakmış ama ikincisini yaka-
lamayı becerememiş bir trapezci gibi boşlukta
hissediyoruz kendimizi.

Gelenekten kopma ama çağdaş örgütlenme biçimle-
rinin gerektirdiği etik yapıya kavuşamama hali.

Bu saptama, durumun geçici olduğuna; dolayısıyla
"Enseyi karartmamak" gerektiğine işaret ettiği için, bi-
zi memnun bile edebilir.

Elbet bir gün biz de sallanıp duran ve hep elimizden
kaçan ikinci trapezi yakalayacağız.