Yine sıkıntılı günler yaşıyoruz. Geçim sıkıntısı, seçim sıkıntısı… İtalya ile gerginlik. Hükümet meselesi. Yolsuzluklar, çete-devlet bağlantıları…” bizden geçti ama çocuklarımıza nasıl bir Türkiye bırakıyoruz? ” sorusu, zehirli bir yılan gibi zihinlerimize çöreklenip oturmuş. Sayısız hükümet bunalımı ve üç darbe yaşayan kuşaklar, tek bir gün ” Oh” diyememenin iç burukluğunu hissediyor. Geride bıraktığımız yıllara dönüp bakınca, iç burukluğuna kapılmamak elde değil ki. Menderes- İnönü kavgası sonra ihtilal, daha sonra Demirel İnönü, Demirel-Ecevit kavgaları… Birbirini izleyen darbeler, idamlar ve bunca yılın sonunda Yılmaz- Çiller mücadelesi. Yetmişli ve seksenli yılları ” aman komünizm geliyor!” korkusuyla geçiren Türkiye, daha sonraki yıllarını da ” aman Kürtler geliyor!”, ” aman şeriat geliyor!” çığlıklarıyla heba etti. Barcelona da la rambla adlı ünlü bir cadde vardır. Cuma akşamı, hem binlerce kişiyle birlikte bu caddede yürüyor, çiçek ve kuş satanları seyrediyor, sokak müzisyenlerini dinliyordum, hem de yukarıda yazdıklarım geçiyordu aklımdan. Zaten dünyanın neresine gidersek gidelim, düşüncelerimizin ve duygularımızın odak noktası hep Türkiye. Yürek vuruşlarımız bu toprağa göre ayarlanmış. Barselona da diğer İspanyol şehirleri gibi zenginliğin, özgürlüğün, uygarlığın ve Akdeniz yaşam coşkusunun tadını çıkaran neşeli bir türküye dönüşmüş. Görüp de imrenmemek mümkün değil. Bizim durmadan kanayan sevgili ülkemizin de böyle mutluluklar yaşamasını diliyor insan. Bir yandan da düşünüyorsunuz: şimdi mutluluk çiçekleri fışkıran bir ortamda herkesin yüzünün güldüğü Barselona, korkunç bir yıkım geçirmedi mi? Babanın oğulu, oğulun babayı, kardeşin kardeşi boğazladığı kanlı iç savaşta 1 milyon İspanyol yaşamını yitirmedi mi? Kentleri bombalanmış, harabeye dönmüş, zulüm altında inleyen, karanlık ve kasvetli bir ülke değil miydi burası? Demek ki toplumlar,” makus talihlerini” değiştirebiliyor ve ölümün karşısına yaşamı, yoksulluğun karşısına zenginliği ve öfkenin yerine mutluluğu koyabiliyordu. Biz, İspanya kader ağır bedeller edememiştik. Kaç kere iç savaşın kıyısına getirilen halkımız, son anda frene basmayı bilen sağduyusuyla yüzyıllardır kardeşliği ve dostluğu korumayı bilmişti. Demek ki bizim de geleceğimiz parlak olabilirdi. Çocuklarımıza mutlu ve huzurlu bir Türkiye bırakabilir dedik. Her toplum bu aşamalardan geçiyordu. Daha 50 yıl önce Avrupa’nın tümü yok olmuştu, taş üstünde taş kalmamıştı. Böyle düşününce yüreğimin üstündeki değirmen taşının biraz hafiflediğini hissettim. Çiçekçinin önünde arp çalan yaşlı adama 100 peseta verip yürürken, kendi kendime ” bu da gelir, bu da geçer, ağlama türküsünü mırıldanıyordum. Yanımdan gelip geçen İspanyollar bu işe ne dediler bilemiyorum ama bu türküyü söylemek zorundaydım. Çünkü derdim vardı.
