BİR aile düşünün ki bütün bireyleri birbiri-ne düşmüş.

Büyük oğlan diyor ki; "Babam hırsızdır. An-nemin bileziklerini ça-lıp satıyor."

Baba, oğlu için "O-nun dediğine inanma-yın" diyor. "Eşcinsel olduğu için böyle yapı-yor. Onu anası azdırı-yor."

Sonra karısına geli-yor sıra: "Her gün ben işe gidince eve erkek alıyor. Mahallenin bakkalı çakkalı bizim yatak odasını yol edinmiş."

Kadının derdi ise tamamen başka: "Bu adam kafayı bizimle bozmuş, bir gece hepimizi öldürmeyi planlıyor." di-yor. "Zaten daha önce birçok cinayet işlemişti. Yatağının altına balta sakla-mış. Ya onunla doğrayacak ya da kömür zehirlenmesi süsü vererek hepimizi te-mizleyecek."

Küçük oğlan ise bunların hepsinden sı-kılmış "Benim ailem deli!" demekte. "Bir doktor görse hepsine toptan deli raporu verir."

BÖYLE bir aile olabilir mi?
Diyelim ki var; bu aile bunca kötü söz-den, korkunç iddiadan sonra bir arada yaşayabilir, aynı sofrada yemek yiyebilir, konuklarını ağırlayabilir, sinemaya alış-verişe gidebilir mi?
Kısacası günlük olağan yaşamını sür-dürebilir mi?
Birbirlerinin yüzüne nasıl bakarlar?

AİLENİN devam edebilmesi için ilk ko-şul iddiaların doğru olup olmadığının a-raştırılması ve eğer yalansa iftirayı ata-nın diğerlerinden özür dilemesi ve suçu kabul etmesidir.
Bunca ağır iddianın, suçlamanın orta-ya atıldığı bir ailede olan biteni görmez-den gelerek yaşamaya devam etmek ve her şeye göz yummak olanaksızdır.

BİR aile için geçerli olan bu durum, bir devlette yaşamsal önem taşır.
Askeri polis, polis askeri, siyasetçi si-yasetçiyi, istihbaratçı istihbaratçıyı böy-lesine ağır, ağza alınmayacak iddialarla suçlarsa kamu vicdanı yaralanır. Genel bir "pisliğe gömülmüşlük" duygusu uç verir herkesin yüreğinde.
Baksanıza; eski İçişleri Bakanı ordu i-çinde bir ihtilal çetesinin varlığından ve bunun himaye gördüğünden sözediyor.
Susurluk Komisyonu'na ifade veren Hanefi Avcı, suç işleyen, adam öldür-ten, uyuşturucu ticareti yapan devlet gö-revlilerinin adını veriyor ve işi bir ordu mensubuna, bir tuğgenerale dayandırı-yor.
Suçladığı istihbaratçı ona aynı dille ce-vap verip, başka suçlar sayıp döküyor.
Son günlerin boğucu havası içinde devlet görevlileri için en çok rastladığı-mız suçlamalar adam öldürme ya da öl-dürtme, uyuşturucu ticaretine karışma, adam kaçırtma, ihtilal şebekesi oluştur-ma, ölümle tehdit etme vs.
İnsanın kanını donduracak iddialar ha-vada uçuşuyor, televizyonlarda konuşu-luyor ve gazetelerde yazılıyor.
Bir devlet böyle devam edemez.
Eğer bir "hukuk devleti"nde yaşamak istiyorsak yapılacak ilk iş, evimizi temizle-mek yani bütün iddiaların bağımsız yargı tarafından incelenmesini kabul etmek.
Kimi dokunulmazlık zırhına bürünür, ki-mi garnizon gerisinde kalır, kimi memurin muhakemat’ın koruyucu hükümlerine sı-ğınırsa, bu işin sonu alınmaz.
Türkiye giderek bir suç cennetine dönü-şür.
Bu da namuslu yurttaş için cehennem demektir.