UZUN zamandır stüdyoda müzik kayıtları için çalıştığımdan, gazeteye uğrayamıyor, yazılarımı evden geçiyordum.
Dün fırsat bulup gazeteye geldim. Ve odama girer girmez masamın üzerinde birikmiş yüzlerce mektup ve davetiyeyle karşılaştım.
Mektupları okumaya koyuldum.
Her zaman olduğu gibi okurlarımızın çoğu, bizi layık olmadığımız övgülerle yüceltiyor ve içimizi ısıtan dostluk duygularını bildirerek, akıllarına takılan bazı noktaları açıklıyorlardı.
Değerli mektuplarından dolayı hepsine teşekkürler.
ÖFKELİLER
Onca mektup arasında birkaç tane de öfkeli name vardı.
Artık bu üslubu çok iyi biliyorum. Yazılarımı okur okumaz kaleme sarılıyor ve ağızlarına geleni yazarak, engelleyemedikleri öfke krizlerini dindirmeye çalışıyorlar.
Bu kez, sinirli yurttaşlarımızın bazıları 1 Mayıs olaylarında sorduğum "Can mı önemli, cam mı?" sorusuna takılmışlar.
Efendim, Kadıköy meydanındaki olayları çıkaranlara bu ülkenin yurttaşları diyememişim. Türk milletine yakışan bu hainlerin hepsini gebertmekmiş.
Bu mektubu okuyunca, Türkiye'de insan canını korumanın, öldürmeye katliama karşı çıkmanın ne kadar zor olduğunu bir kez daha anladım.
Bir başka mektup, "kentlere göçeden ailelerin, gecekondu semtlerinde büyüyen çocuklarının kentten pay istediklerini ve bütün kliplerde görülen esmer göçmen ve sarışın kentli kız imgesinin bu isteği vurguladığını" yazmama takılmış.
Bu çok zeki okura göre ben kentli kızları, Anadolu erkeklerine peşkeş çekmeyi öneriyormuşum(!).
OKUR - YAZARLAR
Bu tip mektuplar, kullandıkları dil ve yazış biçimleriyle sahiplerini ele veriyor ve okumayla, yazmayla fazla ilgilerinin bulunmadığını ortaya koyuyor.
Bir de okur - yazar öfkeliler var.
Bu kişiler dünyadaki bütün bilgilere sahip kişiler(!) olarak, biz gafilleri azarlıyor ve ders veriyorlar.
Hele bir de isimlerinin önünde öğretim üyesi sıfatı varsa, kendi konularında kimsenin konuşmasına, yazmasına tahammül gösteremiyorlar.
Bildiklerinden kuşkulanılan zavallı Einstein bile, bu kişiler kadar kendinden emin olamamıştı.
Mimar Sinan Üniversitesi'nden Ömer Naci Soykan'ın mektubu, bu "etiket fetişizmi"ne iyi bir örnek.
Soykan, "Çokkültürcülük ve Charles Taylor" başlıklı yazıma takılmış.
Vay efendim! Ben "kırmızı pasaport" sahibi biri olarak bu bilgisizlikleri yapmamalıymışım.
Esip gürlüyor!
Ben de merak ediyorum; acaba hangi yanlışı yapmışım da bu akademisyen bu kadar kızmış diye!
İnanın ki mektubun sonuna kadar bu sorunun yanıtını bulamıyorum.
Bir çeviri sırasında "demiurgus" kelimesinin Türkçe karşılığını bulamadığımı ve Osmanlıca sözlükte "sani - i kainat" olarak belirttiğimi yazmıştım.
Soykan, demiurgus'un kökenine ilişkin sözlük bilgileri veriyor ve sonuç yine benim dediğim yere geliyor.
O zaman gerçekten anlayamıyoruz: Madem herhangi bir yanlışımızı göstermiyor, o zaman neden bu kadar öfkeli?
Başka sorunları mı var?
Yok eğer, "Ben üniversite görevlisiyim. Doğru bile olsa, siz bu konulara dokunamazsınız!" demek istiyorsa, kusura bakmasın bu iş Soykan'ın boyunu çok aşar.
Dünyanın bütün uygar ülkelerinde yazarlar, düşünürler ve sanatçılar, istediğini yazma özgürlüğüne sahiptir.
Onları toplum ve tarih değerlendirir.
Etiketi var diye kimse Profesör Dr.Tansu Çiller'in (ya da Soykan'ın), hiçbir unvanı olmayan Nazım Hikmet'den, Çetin Altan'dan, Yaşar Kemal'den, Jean Paul Sartre'dan daha bilgili olduğunu öne süremez.
HALİFELİK SORUNU
Osmanlı padişahlarının hacca gitmemiş oluşuyla ilgili gözlemlerimizi bir türlü mantıklı bir biçimde cevaplayamayan bazı çevreler, özel mektuplarla saldırıyorlar.
İzmir'den yazan İlhan Onur'a göre ben Osmanlı padişahlarını halife sanıyormuşum. (Hayret! Onlar kardinal değil miydi?)
Oysa Sultan Hamid, Sultan Reşad, Sultan Vaideddin (İlhan Onur böyle yazıyor) hariç, hiçbir padişah halife değilmiş.
İlhan Onur şu cümleye devam ediyor: "Dört halife diye bilinen Ebu Bekr, Osman, Ömer, Ali bile..."
İşte bundan dolayı ben eksi puan alıyormuşum.
Ne diyeyim: Hiç yorum yapmamak ve durumu sağduyulu okurlarımızın değerlendirmesine bırakmak en iyisi!
