Aday olduğum ilk günlerde açıkladığım gibi, siyasette bir yerlere tırmanmak ya da illa belediye başkanı olmak amacı taşımıyordum. Siyasi ihtiraslarım yoktu. Zaten bu adaylığa ben talip olmadım. Sadece verilen bir görevi yerine getirdim. Bana İstanbul’da sol olayların bölünmüş olduğu ve partinin kendi yaptırdığı araştırmalarda SHP’nin yüzde 8.5 dolayında bulunduğu söylendi. Benden, sol oyları toplarlamam ve bu oranı yükseltmem isteniyordu. Görevi kabul ederken, kazanıp ya da yitirmekten çok, oyları birleştirmeyi ve yükseltmeyi amaçlıyordum. O günlerde, oy oranını yüzde 18’lere getirmenin büyük başarı sayılacağı konuşuluyordu. Gerçekten de oylarımız yükseldi Diğer partilerin tümünden bize kaymalar oldu. Yıpratma ve çamur kampanyasının baş hedefi de bu insanlardı. ANAP, DYP ve hatta REFAH sempatizanı iken bize yönelen insanların aklı karıştırıldı. Zamanlama da bu iftiraları temizlemeye yetmeyecek noktaya, son iki haftaya ayarlandı. Bu kampanya ve onun neden olduğu kalp spazmı yüzünden, oylarımızda gözle görülür bir düşüş yaşandı.
Diğer partiler kendi aralarındaki çelişkileri bırakmış, benimle uğraşıyorlardı. Merkez sağ adaylar birbirlerine rakip olmaktan çıkmış, durmadan beni suçluyorlardı. Bu suçlamalar karşısında sabretmeye, düzeyi düşürmemeye ve aynı biçimde cevap vermemeye çalışıyordum. CHP adayı Ertuğrul Günay, kampanya boyunca her gün bana ağza alınmayacak sövgüler yağdırdı. Bülent Ecevit, bir “sol parti” lideri olarak “kontrgerilla” gibi çalıştı ve beni 12 Eylül öncesinde teröristlerinden birisi olarak tanıtmaya kalkıştı. Oysa bunun gerçek olmadığını en iyi bilen kişilerden birisiydi. Bu “sol” politikacıların bütün suçlamaları, aşırı sağ basında manşetlerden yayınlandı. Ortadoğu, Vakit gibi gazeteler, Livaneli düşmanlığı yapan “solcu” tarla el ele vermişlerdi. İşin garibi sol basın da bana yükleniyordu. Sonunda galiba, olmayacak bir işi başarmış ve Türk basınının bütün kanatlarını bir “asgari müşterek”te, “Zülfü’yü durdurma” noktasında birleştirmiştim. Bazı köşe yazarları, köşelerini birtakım partilere kiraladılar, onların borazanlığı görevinin üstlendiler. Yazılarını okudukça onlar adına utanç duydum. Bu “cadı yakma” isterisine kapılmayan yazarlar da vardı elbette. Bazıları dostum olan, bazılarını tanımadığım bu namuslu yazarlar, “medya linçi” eyleminin karşısına dikilip, birer onur anıtı olan yazılar yazdılar. Kendilerini saygı ve minnetle selamlıyorum. Dört yıl boyunca köşe yazısı yazan ve köşe köşesini “iftira silahı” gibi çalıştırmayan, hiç kimseye saldırmayan bir yazar olarak bu davranışlarını kutluyorum.
