Bizim gibi ülkelerde, politik hareketlerin temelinde akılcılıktan çok duygu birliktelikleri yatar. Solun özünü oluşturan temel duygu ise “muhalefet duygusu” dur. 1980 sonrası politik ortam yeniden örgütlenirken oluşum sürecine giren merkez sol, karşısında iktidara gelmiş bir Turgut Özal buldu. Türkiye’nin askeri dönem sonrası sivilleşme sürecinin ve “düzen” in mimari Turgut Özal‘dı. Sol, geleneksel tutumunu benimseyerek hemen Turgut Özal karşısındaki yerini aldı ve Özal’ın ölümüyle bile bitmeyecek olan bir kan davası başlamış oldu.
Aynı dönemde Türk siyasetinin bir başka önemli ismi Süleyman Demirel ise politika yapması yasaklanmış, hakları elinden alınmış bir “siyasi mağdur “du. Solun böyle bir kişilikle ittifak yapması daha kolay görünüyordu. Yıllar geçti: Süleyman Demirel siyasi haklarını kazandı. Ve Turgut Özal karşısında kemikleşmiş bir muhalefete alışmış olan sol, bütün desteğini Süleyman Demirel’e aktardı. Türkiye’de Merkez solun temel fonksiyonu, Süleyman Demirel’i iktidara taşımak, onu başbakan yaparak her türlü kolaylığı ve desteği sağlamak ve sonunda köşke çıkarmak olarak özetlenebilir. Bütün bunlar koyu bir Özal nefretinin öfke bulutları altında gerçekleşmiştir. Sol, Turgut Özal’ın can düşmanı, Süleyman Demirel’in ise can dostu olmayı seçmiştir.
Bu durum sadece bir zamanlamayla ya da rastlantıyla açıklanabilir mi? Kuşkuluyum! Acaba sol örgütlenirken iktidara Turgut Özal yerine Süleyman Demirel gelseydi, sol Özal’ın yanında mı yer alırdı? Bu durumun bir parça etkisi olsa bile bence bu nefret ve dostluğun temelinde daha derin ayrımlar yatmakta. Sonuç olarak Süleyman Demirel ve Turgut Özal aynı siyasi kanattan gelmiş sağ politikacılardır. Demirel’in sola, Özal’dan daha sempatik gelmesini sağlayacak hiçbir neden yoktur. Hatta tam tersine, Süleyman Demirel’in geçmişinde sağ cepheleşmeler yoluyla yürütülen bir sola karşı mücadele dönemi bulunmaktadır. Turgut Özal ise böyle bir mücadele yürütmemiş, gerginlikleri yumuşatmış bir kişiliktir. Ne var ki Turgut Özal Türk tarihinde hiçbir zaman bağışlanmayan bir hata yapmış, bu ülkenin tabularıyla uğraşmıştır. Tabuların üstüne yürüyen kişi bütün belaları davet ediyor demektir. Özal da Cem Sultandan, 3. Selim ‘e, 2.Mahmut’a uzanan çizgide tabuların üstüne yürümesinin bedelini ödemiş ve karşısında birleşik bir cephe yaratmıştır. 141,142 gibi faşist maddeleri değiştirmesi, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’ na doğrudan başvuru hakkı tanıması gibi solun çok hoşuna gitmesi gereken eylemleri bile, bu kan davasını gidermeyi yetmemiştir. Sonunda Türk milliyetçiliğinin şahinler kanadı ile Türk Solu “Özal düşmanlığı” noktasında birleşmişlerdir. Ve bana göre bu, tarihi bir hata olmuştur. Özal’ın ölümünün birinci yıldönümünde bu hata daha açık bir biçimde görünmüyor mu zaten?
