Bir yazı güç yazılıyorsa iki nedeni vardır: Ya söyleyecek hiçbir şeyiniz kalmamıştır ya da o kadar çok şey birikmiştir ki hangisini yazacağınızı bilemezsiniz. İkinci durum, yazıya başlamamı güçleştiriyor. Hep birlikte ateş, ihanet ve umut günlerinden geçtik. Çıkar çevrelerinin amansız savaşı, küçük kıskançlıklarla, kişisel rekabet duygularıyla bütünleşti. Dostluklar zedelendi, düşmanlıklar körüklendi. Örümün en ağır saldırılarına uğradım. Benimle ilgili her gün yalanlar üretildi, senaryolar yazıldı ve seçmen aldatılmaya çalışıldı. Bu dönemin, başlıbaşına bir yazı dizisi ve bir kitap olarak belgelenmesi gerekiyor. Şimdi ayrıntılarına girmeden geneldir değerlendirme yaparsak Şubat ayında siyasi çevreleri ve basını kaplayan Refah paniğinin, Mart ayında yerini Zülfü Livaneli paniğine bıraktığını görüyoruz. Gerçekten çok güçlendiğimiz Mart başında, rakip partilerin içine sürüklendiği panik, “Zülfü’yü durdurma” kampanyasına dönüştü. Televizyon kanalları ve gazeteler ise bambaşka bir hesabın içine girmişlerdi: Benim adaylığımı, “Sabah gazetesi belediye başkanı çıkarıyor!” biçiminde yorumlayarak engellemeye çalışıyorlardı. Oysa, bu adaylığa en çok karşı çıkan kişi Dinç Bilgin olmuştu. Gazetede hiçbirimizin ahlak düzeyi, böyle çıkar hesapları gözetecek kadar düşük değildi. Fena halde yanıldılar!
Arthur Miller!in ünlü oyunu “Cadı Kazanı”, McCarthy dönemi Amerika’sını anlatır. Salem kasabasında “cadı” olduğuna karar verilen kişiler, “cadı olmadıklarını” ispat edemedikleri için yakılırlar. Bu suçlamalarda hiçbir mantık ölçüsü ve ahlak kuralı geçerli değildir. Beni delir McCarthy kampanyasında, Salem kasabasındaki cadılar gibi yakmaya karar vermişlerdi. uzun zamandır Aktüel dergisinde yazdığım yaşam öykümden satırlar seçerek, “şok belgeler” olarak sunmaya kalkıştılar. Her konuyu çarpıttılar. Ve sonunda “yurtdışında bayrak yakma” masalını uydurdular. Bayrak yakmadığımı ispatlamak ise bana düşüyordu. İyi ama bir insan, bir şeyi yapmadığını nasıl ispatlayabilirdi ki? Buna rağmen, yaşadığımız ülkelerdeki Türkiye Büyükelçilikleri’ne başvurarak, Türkiye aleyhinde faaliyette bulunmadığımızı belirten belgeler getirttik. İsveç’te, yüksek okulda okuduğumuz yılların belgelerini sağladık. Böylece İstanbul’la ilgili projelerimizi anlatamadan, sadece kendimizi savunma ve televizyonlarda durmadan belge gösterme konumuna sürüklendik. Bu korkunç kampanyaya rağmen, İstanbullular’ın yüzde 20’si bize oy verdi. Kendilerine teşekkür borçluyum.
