Sanat ve yazı dünyasında yetmiş yaşını aşmış birçok insan tanıyorum. Bir kısmı köşesine çekilmiş kozasını örmeyi sürdürüyor. Kimisi düş kırıklığı içinde. Bir kısmı da öfkeli…Örümün sonbaharında öfkeli olmanın korkunç yalnızlığı ve inanılmaz trajedisini düşünüyor ve üzülüyorum. Günleri, yetmiş yaşına gelmiş bir Tolstoy bilgeliği yerine, perakende hır gürlerle geçiyor.
O yaşa gelen bir yazar ya da sanatçı doğaya, insanoğlunun doğadaki macerasına daha çok bakar. Kendince bir hoşgörü geliştirir. Günlük hırslarından ve başarı mücadelelerinden arınarak, çevresindeki gençelere el verir. Yunus’un sözlerini tersine çevirerek “Bu dünyadan gider olduk/Kalanlara haram olsun!” demez. Geniş gönüllülükle evrene, insana, doğaya, denize, kurda kuşa bir Derviş Yunus selamı çakar. Ne yazık ki öfke ağır basıyor ve bu değerli insanların bir kısmı, gittikçe dönüş hızı artan bir girdabın karanlık sularına doğru çekilip duruyorlar.
Türkiyeli olmanın bir bedeli de bu. Kavganın günlük bir gerçek olduğu, kavgasız yaşamın düşünülmediği Türkiye kültürünün bir hediyesi. Bizde insanlar doğar, büyür, kavga eder ve ölür. Öldükten sonra da onların adına başkaları kavga eder. Bu yüzden basındaki kalemler birbirlerini yiyor, politikacıların suratlarındaki her çizgi Picasso tekniğiyle çizilmiş gibi keskinleşip, derinleşiyor ve bütün bu hır-gür arasında hep birlikte yarattığımız bir cehennem senfonisinin zebani atmosferinde yitip gidiyoruz. Oysa yirmi yıl sonra, şu anda politika ve basın kavgaları verenlerden pek azı hayatta kalacak. Zincirlikuyu ya da Karacaahmet’teki “ebedi istiratgah”larında yeni kuşakların ölesiye nefret tonları taşıyan kavgalarını duymayacaklar bile.
Sizi bilmiyorum ama ben bu yerel kavgalardan bıkttım. Birbirlerinin gözünü oymaya çalışan Tutsi’lerle Hutu’lar gibi nefret tamtamları çalmak ve kendi Ruanda’larımızın karanlık labirentlerinde kör yarasalar gibi ölüm dalışları yapmak bana göre değil. Eğer yaşarsam önümdeki yirmi yılı kavgalar, iğnemeler, küfürlerle geçirmek istemiyorum. Bugüne kadar hiç kimseye yazılı ve sözlü olarak saldırmadım. Kendi halimde işimi yapıp giderken saldıranlara cevap verdim. Düşünüyorum da bu cevaplar bile gereksiz. Böylesine küçülmüş kavgaların, haklı tarafı olmak bile doğru değil. Sonunda bütün suçlamalar, kara çalmalar, iftiralar ve kavgalar unutuluyor. Geriye bir tek türkü kalıyor…İnsanların diline takılıp, kuşaklar boyunca sürüp giden bir türkü. Eğer yaşarsam, yetmiş yaşıma huzurlu, yaratıcı ve olgun bir kimlikle, yaşam sevincinin türküsünü söyleyerek girmek istiyorum. Ve insanların şerrinden, türkülerin dağ havası kadar serin ve temiz dünyasına sığınıyorum. “Henüz vakit varken gülüm,” diyorum ” gel yaşamı ıskalamayalım.”
