Hafta sonunda yolumuz koyakların, çağlayan başında gözleme yapan köylü dostların, arıcıların ve balıkçıların arasına düştü. İstanbul’dan uzaklaşıp da Anadolu insanının o sevecen ve bilge dünyasıyla karşılaştığım zaman, dünyaya ve Türkiye’ye bakışım değişiyor, içim umut ve sevinçle kamaşıyor. Gerçek dostlarımla buluşuyorum. Türkiye sadece politika, basın ve finans değil. Hatta bunlar ağır akan bir su gibi kendi yolunda giden ülke yaşamının birinci gündem maddesini bile oluşturmuyor. Ne insanlar o kadar hırslı ve sinirli, ne de ülke o kadar küçük. Michel Butor’un Amerika izlenimlerinde yazdığı gibi, büyük kentler dışındaki Türkiye’yi gezdiğimiz zaman en güçlü izlenim “genişlik” oluyor… Geniş, büyük, köklü ve dost bir toprak.
Keçibükü’nde denizin ortasına kadar giden bir doğal yol görüyorsunuz. Suyun bir karış altından gidiyor. Adını sorduğunuzda, halk bilgeliğinin o büyük yaratısıyla koydukları adı söylüyorlar: “Kız Kumu.” Hikayeye göre düşmanları tarafından kovalanan genç kız, deniz kıyısına gelince çaresiz kalmış ve eteğine topladığı kumları dökerek denizin yürümeye başlamış. Denize döktüğü kumlar ona bir yol yapıyorlarmış. Koyun ortasında kumu bitince de suya batmış ve ölmüş. Böyle güzel bir hikayeyi ve böylesine gizemli bir ismi tek tek insanlar değil ancak büyük bir halk zevki yaratabilirdi.
Turgut köyünün yakınındaki çağlayanın başı ana baba günü. Daha çok İsrailli olmak üzere bir sürü turist, dağlar arasında yitip gitmiş bu güzelliği seyrediyor. Türklerin belki de adını bile bilmediği bir yer burası. Çağlayanın başında, ulu ağaçlar altında bir aile dünyanın en güzel gözlemelerimi çıkartıyor. Sohbet edip, resim çektiriyoruz. Politika başta olmak üzere her şeyi konuşuyoruz. Bu gönlü yüce insanlar para alırken zorlanıyorlar. İnanın ki söyledikleri bugün parlamentomuzda ya da medyamızda dile getirilenlerden çok daha akılcı… Ayakları yere basıyor ve düşüncelerini televizyon ekranlarında özlediğimiz bir Türkçeyle, işlek bir dille aktarıyorlar. Sevgiyle birbirimize sarılıyoruz. Elimi sıktığım yaşlı bir kadın, geleneklerimizi hatırlatarak “Öpsene elimi Zülfü bey!” diyor. Saygıyla öpüyorum.
Güneyde halıcılık yapan bir gence rastlıyoruz: Alman turistlerin kendisine bir Simmel kitabı hediye ettiklerini anlatıyor. “Ben de onlara Elias Canetti ve Durenmatt önerdim” diyor. “İki yazarı da duymamışlar. Adlarını yazdırdım. Gidince arayıp bulacaklar.” “ Canetti birkaç gün önce öldü” diyorum. “Biliyorum” diyor kültürlü halıcı.
Dağ başlarında bilgelik çıkıyor karşınıza, kıyılarda güven, arıcı köylerinde sadelik ve hepsinden önemlisi, insan sevgisiyle örülmüş bir güzelim gelenek… Kentlerdeki kurtlar sofrasında bakıp da umutsuzluğa düşmeyelim: Güzelim bir ülkede, aydınlık bir halkla birlikte yaşıyoruz. Bütün sorun bu güzel insanları, ülkenin yönetiminde söz sahibi yapabilmek.
