Anılar ölümle mi canlanıyor? Hayır! Her zaman sizinle birlikte oluyor bunlar. Ancak siz anıları, ölümler dolayısıyla ortaya çıkarıyorsunuz. Abidin beyin ölümüyle birlikte, onunla paylaştığımız her yaşama kırıntısını tekrarlayıp duruyor değilim. Hiç unutmamıştım ki… Her konuşmamda, o dönemlere değin her yazımda tekrarlanır dururdu bunlar.
1982 yılında Türkiye, askeri rejimin hoyratlığını alabildiğine yaşıyor ve bu zulmün yankıları yurt dışında oturan bizlere dalga dalga vuruyordu. “Yol” filminin müziğini bestelemiştim. Yılmaz Güney, Paris’teydi ve henüz ortaya çıkmamıştı. Paris’in dış mahallelerindeki bir stüdyoda birlikte çalışıyor ve müzikleri filmle eşliyorduk. Bir yandan da konyak içip Türkiye konuşmaktaydık. Ben Paris’e yerleşmeye niyetliydim. Bu amaçla Montparnasse semtinde bir ev tuttum. Doğrusu pek istekle yapmıyordum bunu. Türkiye’de yeni aldığımız ve döşediğimiz evi bırakıp, gurbette tekrar bir ev oluşturmak zoruma gidiyordu. Ne var ki Türkiye’deki durum beni buna mecbur etmekteydi. Evi tuttum. Bomboştu. Bir çay kaşığı bile yoktu. Sıfır noktasından başlayarak bir ev kuracaktım. O en sıkıntılı günlerimde Abidin ve Güzin Dino’yla dertleşiyorduk. Bir gün Abidin bey “Anlaşılan sen bu eve ısınamadın”dedi. “Öyleyse giydirelim. Kalk gidiyoruz. “Ve ben ne olduğunu anlamadan, atölyesinden bir sürü resim toplamaya başladı. Koca koca resimleri yüklendik. Commandante Mouchotte caddesindeki eve gittik. Abidin bey tabloların hepsini tek tek astı duvarlara. Biraz geri çekilip bakıyor ve ışık durumuna, duvarın genişliğine göre en uygun yeri bulup resmi asıyordu. Bir süre sonra ev çılgın bir görünüm almıştı. Eşya namına tek bir çöp bile yoktu ama duvarlar büyük ustanın en nadide resimleriyle doluydu. O soğuk ev birdenbire ısındı, “bizim” oluverdi. Eşyasını tamamlamak sadece bir ayrıntıydı artık.
Bu resimlerden birisi şimdi İstanbul’daki evimin en görünür duvarında duruyor. Bir uzun yürüyüş resmi: Yakından baktığınızda eski yazıyı andıran binlerce figür bir araya geliyor ve denize doğru akan uzun, upuzun bir yürüyüş oluşturuyor. Ve ben o resme baktıkça o uzun yürüyüşün, insanoğlunun umuda, adalete, kardeşliğe doğru yürüyüşünün hiç bitmeyeceğini, her çağda yeni insanların bu sele katılacağını ve bir gün mutlaka denize ulaşacağımızı görüyorum. Mimar Sinan için, “O çizgilerle düşünürdü” diyen Abidin bey de bize çizgileriyle anlattığı bir umutlu, ışıklı dünya bıraktı.
