Tokyo uçağından iner inmez aldım kara haberinizi Abidin bey! Sanki bir parçam koptu, içim yandı, katılıp kaldım öylece, ne düşüneceğimi bilemedim. Oysa gelecek hafta Paris’e size geliyordum. Şimdiden konuşacaklarım hazırdı kafamda. Hatta konuşmalara başlamıştım bile denebilir. Her zaman olduğu gibi size yeni senaryolar, film tasarıları anlatacaktım. Bizim için bir okul yerine geçen düşüncelerinizi dinleyecektim.Olmadı Abidin bey! Bizi şu gittikçe kararan dünyada, üçkağıtçılarla, hırsızlarla, kariyer düşkünleriyle, cahillerle başbaşa bırakıp gittiniz. Sizinle birlikte bizim de bir parçamız gitti. Artık daha çok yalnız kalacağız, daha çok üşüyeceğiz. Çünkü mutluluğun resmini yapan usta olmayacak yanıbaşımızda.

Keskin yüzünüzü, bakışlarınızı, ellerinizi, yani “dünyanın en güzel elleri” ni canlandırıyorum gözümde Abidin bey. Tuhaf değil mi: Bir ölüm haberinin ardından bile sizi hiç de kederli ve umutsuz göremiyorum. Hep o muzip, hafif çapkın, dünyayla ve bütün dogmalarla hatta arada sırada kendinizle bile dalga geçen halinizle düşünüyorum sizi. Sanki ölüm haberinizle perişan olan bizleri avutmak ister gibisiniz: Arada bir Yaşar Kemal’e göz kırpıp, bizlere birer dudak kenarı gülücük fırlatarak; “İşte bu da böyle bir macera! Ama ne acaip iş canım! Her neyse dayanın bakalım aslanlar!” diyorsunuz.

Montparnasse’daki evinizde şakalarınızla, Güzin hanımın şen kahkahalar attığı dost akşamlarıyla anıyorum sizi. Çünkü keder size hiç yakışmazdı, şimdi de yakışmıyor. Onca acıdan geçip, ülkeden ülkeye savrularak yaşadığınız bir çileli ömrü nasıl ince bir mizahın süzgecinden geçirdiyseniz, ölümün soğuk yüzünü de “Abidin beyvari” kahramanca bir şakayla karşılıyorsunuz.

Sizden yirminci yüzyılı öğrendik Abidin bey! Yüzyılımızın içinden geçmiştiniz, hem de kınından çekilmiş bir bıçak gibi onurla, vakarla ve inançla… Dostlarınızı anlatmıştınız bize. Arkadaşlarınız arkadaşlarımız olmuştu: Eisenstein, Chagall, Picasso, Aragon ve ille de Nazım Hikmet. Sanatçıların sürek avlarında kovalandığı ve düşünen yurtsever insanların çil yavrusu gibi dağıtıldığı bir zulüm döneminde, toprağımızın, ana dilimizin ve kültürümüzün onur anıtı gibi direnmiştiniz. Şimdi biz, sevgili İstanbul’unuza son bir selam çakar gibi bıraktığınız heykele bakıp “Heeeyt!”diyeceğiz. “Bu dünyadan Abidin bey geçti. Ama ne geçiş!” Ne onurlu bir geçiş!”