Bu yıl "Kar musikisi"nin en çekici melodileri okul çocukları için çaldı. Bembeyaz kesilen sokaklar... Şehirlerimizin gri ve barbar çirkinliklerinin, beyaz ve pamuksu bir masala dönüşmesi... Ve okuldan, ders çalışmaktan, sınavlardan uzak, oyunla dolu bir kaç gün... İyi ama ne oyunu? Arkadaşlarla birlikte çılgınca, kendini kaptırarak oynanan oyunlar mı, toplu olarak paylaşılan o doyumsuz oyun zevki mi? İncir çekirdeğini doldurmayacak olaylar için yerlere yıkılıncaya kadar gülmek mi? Geçen yazdan kalma iç gıcıklayıcı anıları aktarmak mı? Yoksa gelecek yazın küçük sırlar vadeden uçuk hayallerine mi dalmak? Bence hiçbiri değil. Bu renkli çocukluk dünyasının yerine geçen bir renkli cam! Televizyondaki çizgi filmlere bakmaktan kızarmış gözler. Ölü oyuncaklarla dolu bir odada yapayalnız oynanan bir "game-boy"... Bilgisayarlar, robotlar, space master'ler, transformer'lar... Ve işte hepsi bu! Üç günde anlamını ve çekiciliğini yitiren pahalı ve soğuk makinalar...

İnsan ancak başka insanlarla mutlu olabilir. Yaşamın derinliği, başkalarıyla paylaştıklarımızdır. Çocuklar da ancak başka çocuklarla birlikte sevinebilir, coşabilirler. Oysa modern oyuncak dünyası her çocuğu derin bir yalnızlığa mahkum ediyor.

Gri ve kasvetli bir Paris gününü gözünüzün önüne getirin. Yağmur çiseliyor, her şey loş, gölgeli, kapanık ve içe işleyecek kadar ıslak. Veremli, zayıf bir Yahudi yazarın içi titremekte. Yaşam bir bulaşık bezi gibi sıkıcı ve nemli. Veremli yazar evine geliyor. Goblen perdelerin daha da kararttığı loş salonda oturup, hizmetçinin getirdiği çayı içiyor. Birden bir ferahlık, bir mutluluk yayılıyor bedenine. Sanki içinde güneşler açmakta, beş köşeli yıldızlar patlamakta... Uzun uzun düşünüyor ve bu mutluluğun nedenlerini bulmaya uğraşıyor. Kendi iç dünyasına yaptığı o gizemli bir yolculuk sonunda, çayın yanındaki madlen çöreklerinin onu mutlu ettiğini anlıyor. Çocukken her hafta sonunu ve her yazı, Paris yakınlarında bir çiftlik evinde yaşayan teyzesinde geçirdiğini hatırlıyor. Teyzesinin her seferinde pişirdiği madlen çöreklerinin, onu, çocukluğunun en mutlu dönemlerine geri götürdüğünü anlıyor. Ve böylesine can alıcı çağrışımlarla zenginleşen anılarını, kitaplarının temel ilkesi yapıyor. İşte ünlü yazar Marcel Proust ve onun "Yitik Zaman Peşinde" dizisinin sırrı.

Kendi "yitik zaman"ımızın peşine düşmedim ama çocukluğumuzdaki oyuncakları da aramıyor değilim. Bahçenin bir köşesindeki artık telleri bükerek yaptığımız bir uyduruk araba, bizi "game-boy" ya da bilgisayarla ölçülemeyecek sevinçlere boğuyordu. Bayramda hediye edilen bir çift ayakkabının coşkusundan, sabahlara kadar uyuyamıyorduk. Değil mi?