Yıllardır, “Türk müziği çok seslilik kurallarına göre işlensin, çok sesli müzik yazma geleneği başlasın” diye uğraşılır. Bu zor iş yerine kimilerin seçtiği kolay yol, birçok sazı yan yana koymak ve adına “Çok sesli Türk müziği” demek oldu. Çünkü bir şeyi gerçekten yapmak değil, onun adını koymak daha önemliydi. Bu tek sesli müziği icra etmek için hiç gerek olmayan bir de şef uydurdular. Smokinler içinde asık suratlı bir adam, elini aşağı yukarı oynatınca “şeF’ oluverdi. Karajan, Bemstein da öyle yapmıyor muydu? Oysa tek sesli Türk müziğinde “şef” yoktur. “tef”vardır. Ritmi ve tempoyu tef verir. Bu ucuz seramoninin adını da ” çok sesli Türk müziği” koyunca, böyle bir müzik aslında var olmamasına rağmen doğmuş oldu. Çünkü büyüklerimiz öyle dedi. Adı kondu. Kralın elbisesinin çok güzel olduğunda birleşildi. Boynunu yana büküp, iki elini önünde birleştirmiş, nazik, iyi aile çocukları, kansız, cansız, cinayetsiz tekerlemeleri, hünsa bir sesle halk şarkıları olarak söylediler. Ne söyledikleri hiç önemli olmadığı için, erkekler erkek, kadınlar kadın adlarına yazılmış şarkıları terennüm ettiler. Cikletten çıkan maniler düzeyindeki tekerlemeler “güfte” oldu dudaklarını büzen sunucuların Balgatlı aristokrat tavırlarında. Avrupa Topluluğu’na girmek isteyen bir ülkenin beş yaşındaki çocukları, Barış’ın programında bir yıl boyunca “Yıllar yorgun ben yorgun” diye şarkı söylediler (O zaman De Michelİs’in demek istediği gibi o ülkeyi dinlenmesi için bir köşeye oturturlar.) Yukarıda belirttiğim gibi “olmak” önemli değil ” öyle görünmek ” yetiyor. Bu siyasette de böyle. Yıllardır yaratılmaya çalışılan “çok sesli Turk demokrasisi” bugünlerde şenlenecek. Son gülerle delik deşik olmuş, su alan demokrasi teknemiz, sazende, hanende, maganniyelerle zenginleşiyor. Meclis-i Mebusanımızla, Çakıl Gazinosu arasında var olduğu kabul edilen fark ortadan kalkıyor. Zaten genel ve özel kültürsüzlüğün moda olduğu bir kesim, gerçek temsilcilerini bağrına basacak böylece. Meclis’te “Kürt meselesİ” dendiğinde “Kürdil-i Hicazkar” anlasalar ona da razıyız. Ama çoğu anlamaz, çünkü onu da bilmezler. Hani anketlerin sonunda, sanatçılara hükümet kursa kimleri bakan yapacağını soruyorlar ya, galiba bu tahminler gerçek olacak. Dünya politikasında bir sanatçı aydın dönemi yaşanıyor. Türkiye elbette geri durmayacak ve bunu da cıvıklaştırıp, yüzüne gözüne bulaştıracak. Peru’da Mario Vargas Liosa Cumhurbaşkanı adayı, Çekoslovakya’da oyun yazarı Vaclav Havel Cumhurbaşkanı, İspanya Kültür Bakanı romancı Semprun, Yunanistan’da Devlet Bakanı Mikis Theodorakis, milletvekili Maria Farandouri, Sovyet Bakanlık Konseyi Üyesi Cengiz Aytmatov. Bu kişiliklerin hepsi politikayla iç içe olmuş, mücadele vermiş, okumuş, yazmış, çağını anlama çabasını derinlemesine sürdürmüş önemli aydınlar. Bir yandan da bizimkiler. Önümüzdeki dönem parlamento koridorları, haftasonumu gazetelerinin birinci sayfasına dönerse hiç şaşırmayın: Dansözler, tavernacılar, arabeskçiler, hafif-ağır Türk müzikçiler, türkücüler… Ama bir de “Şu anda Meclis’in çoğunluğu bizden daha mı farklı?” sorusunu düşünmek gerekiyor. Bu da bir pazar bilmecesi!
Alıntı…Quo Vadis…Cuma günkü gazetelerden birkaç alıntı. “Özal Ortadoğu’ya açılıyor…Cumhurbaşkanı Özal’ın Eylül sonu veya Ekim başında bir Ortadoğu gezisi yapması için çalışmalar başlıyor. Bu ziyaretler siyasi ağırlıklı olacak…” Ertuğrul Özkök “Bu arada biz ne olacağız? Ne yapacağız?Bize verilecek yeni görevi üstlenip İslam dünyasıyla mı kapışacağız? Yoksa şeriatçılar iktidara bütün bütün el koyacaklar da, o dünyanın yeni parçasını mı oluşturacağız?” Engin Ardıç… “Kısacası dış politika cephesinde gittikçe sıkışıyor Türkiye…Böylesi bir çember nasıl kırılabilir? Manevra alanı genişletilip dengeler nasıl kurulabilir?” Hasan Cemal…Mehmet Ali Birand da Amerika’nın Türkiye ile ilgilli yeni politika oluşturduğunu ve gözden çıkardığını yazıyor. Aynı gün yayınlanan bu görüşler rastlantı olamaz. Çeşitli sezgiler ve bilgilere sahip bu yazarlar bir yere doğru götürüldüğümüzün farkındalar. Sakallı Celal “Biz, Doğu’ya giden bir gemide Batı’ya koşan insanlara benziyoruz”demişti. Galiba biz bir süre sonra, Doğu’ya demirlemiş bir gemide Batı’ya koşan adamlara döneceğiz.
