Peter Handke’nin romanı yayınlandığında, edebi kalitesinden çok ismi ilgi uyandırmıştı.: “Kalecinin penaltı anındaki korkusu.” Post-modernizmin öncülerinden bu Avusturyalı yazar, romanında penaltı anını bir simge olarak kullanıyordu. Roman ün kazandı. Wim Wenders tarafından da filme alındı. Tam bu sırada Franz Beckenbauer bir açıklama yaptı: İmparator’a göre penaltı anında korkan kaleci değil, penaltıyı atan futbolcuydu. Penaltı atışını tutamayan bir kaleciydi kimse suçlamazdı ama penaltı kaçıran bir futbolcuyu bağışlamazlardı.Dünya Kupası’nın son maçlarında da gördük: An geliyor, bir ülkenin futboldaki kaderi bir futbolcunun atışına bağlanıyor . Oyuncunun fazla heyecanlanması ya da ayağının yönündeki milimetrik bir sapma, stadı dolduran onbinlerce ve televizyonda izleyen milyonlarca insana çığlıklar attırıyor. Antik Yunan trajedilerindeki kahramanlar gibiler. Nefesini tutmuş bekleyen milyonlarca insan onu izlerken, saniyelik vuruşunu yapacak, o saniye sonunda ya kahraman olacaktır ya hain! Ya ülkesine onurla, zafer takları altından geçerek girecek ya da karısının, çocuklarının bile yüzüne bakamayacaktır. O anda sırtına binen bütün bir ülkenin sorumluluğudur. Ve o noktada onca kalabalık statta tek başınadır. Takım arkadaşları bile yabancıdır artık ona. Kimse yardım edemez. Mutlak yalnızlığını paylaştığı tek kişi, karşısında, fileyi korumak için gerilmiş, onun ayak hareketine göre kendini fırlatmaya hazırlanan kalecidir. Karşı karşıya bırakılmış bu iki insan arasında, tıpkı gladyatörler gibi, aynı kaderi paylaşmanın getirdiği bir yakınlık ve içlerinden birinin kesinlikle yitireceği bir ölüm-kalım mücadelesi söz konusudur.
Dünya Kupası bu akşam sonuçlanıyor. Değişen dünyamız artık maçlarda yapıyor savaşlarını. Bu akşam da bir savaş sonuçlanacak ve galiplerin zafer sarhoşluğu, yenilenlerin acısına karışacak.
Dünya Kupası, holiganlar, taraftarlar, stadlara toplanan yüzbinlerce insanın tek tek maceraları ve hepsini aynı noktada buluşturan ortak coşku, rengarenk bayraklar, pırıltılarla dolu. Bütün bunların arasında, kendi başına tekil bir inancı ve sadakati vurgulayan biçare bir pankart: “En büyük Beşiktaş.” İtalya’dan dönen Bülent Tanla’nın anlattığı bu sempatik görüntü tek değil. Torino stadında bir başka Türkçe pankart daha var: “Savulun, 94’te Türkler geliyor.” Yenilginin bilinciyle, geleceğe dönük saldırgan bir tutku bu sonucu yaratıyor ve sahada kazanamadığımız başarıyı, korkutarak elde etmeye çalışıyoruz: Savulun!
Kamerun’un yükselişi ne çok insanı sevindirdi. Hele bir de Afrikalılar, İngiltere gibi mağrur bir sanayi ülkesini yenebilseydi… Nobel ödüllü Elias Canetti’nin bir aforizmasında dediği gibi: “Ölmeden bir kez, bir farenin, azgın bir kediyi parçaladığını görebilseydim!”
Bayramı geçirdiğimiz ‘Rodos’ta, Dinoris balık lokantasında İtalya-Arjantin maçını izliyoruz. O dramatik sonuçtan sonra, genç sarışın Yunanlı garsona fikrini soruyorum. “İtalya’nın kaybetmesine çok üzüldüm” diyor. “Neden?” sorumuzun cevabıysa, güzel bir İngilizce’yle şöyle: “Çünkü biz Avrupalıyız. Elbette bir Avrupa takımını destekleyeceğiz.” Ertesi gün tekneyle bizim kıyılardaki Serçe limanına giriyoruz. Yakamozlanan, mavi koyda demir atarken, bir kayık yanaşıyor. İçinde kavruk, cildi güneşten meşinleşmiş bir Anadolu genci. Bize kilim, el örgüsü kemer satmaya çalışıyor. Sattıkları arasında ne bir deniz kabuğu var, ne de denizle ilgili herhangi bir şey. Kıyıdaki lokantanın adamıymış. Balık olup olmadığını soruyoruz. “Yok” diyor. “Oğlak Kebabı verelim size”
Bu akşam Dünya Kupası final maçını herkes ayrı duygularla izleyecek. Kimi iki Almanya’nın birleşmesi coşkusuyla, kimi cuntacılarını hapse atmayı becerebilmiş bir Latin Amerika ülkesinin gururuyla. Bize ise “Avrupalıyız” diyen Yunanlı garsonu, “Savulun” pankartlarını ve dünyanın en güzel koyunda, denize sırtını dönmüş öfkeli, göçebe-köylü kültür kargaşasını düşünmek kalıyor.
