Bunca kavga gürültü, örtülü ödenek, yolsuzluk, siyasi gerilim kargaşası içinde bile, işlerini yapmaya ve ülkelerine yararlı olmaya çalışan pırıl pırıl insanlar var. Onları tanımak, umutlu bir sevinç duymanıza yol açıyor. Bu kişilerden birisi Deniz Adanalı. Türkiye'deki kavram kargaşasının (daha açık bir deyişle cehaletin) karşısına dikilebilmek için bütün gücünü toplayıp, yıllarca sürecek bir uğraşa girdi ve dünyanın önemli beyinlerini, Türkiye'deki düşünen insanlarla buluşturmak gibi bir işlev üstlendi. Bilenlerin bildiği gibi, gerçekten önemli adamların zamanını bulmak ve Türkiye'ye getirebilmek hiç de kolay değildir. Deniz Hanım, Yapı Kredi Bankası'nın desteğiyle bu işi başlattı ve önemli düşünür Charles Taylor'ı Türkiye ile buluşturdu. Profesör Taylor çeşitli konferanslar verecek ve konuları çok ilginç. Bu arada bir noktayı belirtmeme izin verin: Ben Charles Taylor'ı ve düşüncelerini iyi tanıyan bir insan değilim. Ne var ki bir akşam yemeğindeki kısa konuşmalardan edindiğim izlenim, sevgili Nilüfer Göle'nin Taylor hakkında söyledikleri ve kitabından bir bölüm okumak, bu filozofun şu andaki sorunlarımızı tartışmak için en uygun kişilerden biri olduğunu ortaya koyuyor.

ÇOKKÜLTÜRCÜLÜK

Profesör Taylor'ın "Multiculturalism" adlı kitabı "Çokkültürcülük" başlığıyla çevrilmiş ve Yapı Kredi Yayınları arasında basılmış. İlk önce isim dikkatinizi çekiyor. Niye "çok kültürlülük" değil de "çok kültürcülük"? "Çokkültürcü" demek, "sütçü" der gibi, bir malı satan adam anlamına gelmez mi? Nilüfer Göle ile konuşunca, bu düşüncelerden caydım ve "çokkültürcülük" sözünün doğru olduğu kanısına vardım. Çünkü "çok kültürlülük" "multi cultural" olmak durumudur. "Multiculturalism" ise, bu düşünceye sahip çıkıp, çokkültürlü toplumu amaçlamak anlamına geliyor.

TÜRKÇENİN GÜCÜ VE ZAYIFLIĞI

Geçenlerde Zeynep Atikkan'ın aktardığı ve Being Digital adlı kitapta Türkçenin bilgisayar iletişimi için en uygun dil olduğunu anlatan bölüm hepimizi heyecanlandırdı ve sevindirdi. Ne var ki, multiculturalism gibi soyut kavramlarda da eksiklerimiz çok. Çünkü felsefe dilini ve kavramlarını, yüzyıllara dayanan bir felsefe geçmişi yaratır. Ne yazık ki biz bu konuda eksik ve zayıfız. Soyut kavramları yabancı dilde düşünmek daha kolay geliyor. Bu da sonu gelmez çeviri zorlukları yaratmakta. Böyle bir zorluk ilk gençlik yıllarımda benim de başıma gelmişti. Arkadaşlarımla birlikte bir kitap çevirirken Demiurgus sözcüğüne rastlamıştık. Sözlükler bu sözün karşılığını "Dünyayı sanatkarane bir biçimde yaratan" diye açıklıyor ama kavramı karşılayacak tek bir kelime sunmuyordu. Çözüm, Osmanlıca sözlükte bulundu. Latince Demiurgus'un karşılığı "sani - i kainat" idi.

Çünkü hem Doğu, hem de Batı uygarlığı felsefe geçmişine sahipti. Ama biz, yeni aydınlar olarak bu kültürden yoksunduk. Bu deney, düşünce yaşamımda çok önemli bir yer tuttu ve Doğu kültürü üzerine daha çok okumaya, "yerli" olmayı öğrenmeye başladım. Yararını da gördüm doğrusu!

Not: Profesör Taylor'la akşam sohbetinde konuşulanları ayrıca aktaracağım.