Geçen hafta İtalya’daki Como Gölü kıyısında, “Avrupa’yı Düşünmek” başlığını taşıyan think thank toplantısına katıldım. Cadenabbia adlı dünya güzeli sahil kasabasında Villa la Colina malikanesinde yapıldı toplantı. Üç gün sürdü. Villa la Colina daha önceden Konrad Adenauer’in yazlık mekânı olarak kullanılmış, Alman devletine ait muazzam bir malikane. Çeşitli uluslardan sayıları otuzu geçen katılımcıların hepsi bu villada kaldı. Yemekler villanın aşçıları tarafından yapılıyor, konferans salonundaki düzenlemeler yine Almanlar tarafından idare ediliyordu. Dolayısıyla İtalyan zevki ve Alman organizasyonu bir araya gelmişti, yani her şey mükemmeldi. Tartışma dili İngilizceydi ama her ihtimale karşı Fransızca-İngilizce simültane tercümanlar da görev yapıyordu. Üç gün süren yoğun ve zevkli tartışmalarda, bir “Avrupa kimliği” olup olmadığı görüşüldü. Toplantıya felsefeciler, siyaset bilimciler ve sanatçılar katılıyordu. Avrupa uluslarının kendilerini ifade biçimi olarak sanat, daha çok da sinema baş roldeydi diyebilirim. Beklenebileceği gibi İsrailli bir oyun yazarı ile Lübnanlı şair Abbas Beydoun arasında, intihar komandoları konusunda sert bir tartışma çıktı. Bunun dışında tartışmalar eğlenceli bile geçti diyebilirim. Çeşitli uluslara mensup felsefeciler kendi aralarındaki bilinen tartışmaları tekrarladılar: İspanyol felsefeciler, Rus meslektaşlarının Heideger hayranlığı ile hafiften dalga geçtiler. Polonyalı yönetmen Kristof Zanussi, çeşitlilik konusuna aşırı vurgu yapıldığına dikkat çekerek, Avrupa’nın amacının çeşitlilik değil mükemmellik olması gerektiğini söyledi. Epey kışkırtma dozu taşıyan bir konuşmaydı bu ve beklenebileceği gibi kıyamet kopardı. Birçok kişi Avrupa’yı oluşturan kültürlerin çeşitliliğini savunan konuşmalar yaptı. En çok ele alınan konu Avrupa’nın Amerika ile sürdürdüğü ilişkiler ve Atlantik ötesinin bu yaşlı kıtaya etkileri oldu. Benim de aralarında bulunduğum bazı konuşmacılar Amerika’nın insanın temel içgüdülerini tatmine yönelen kültür ihracının Avrupa’yı ters yönde etkilediğini vurguladılar. Bazıları ise tam tersini düşünüyor ve Amerika ile Avrupa’yı aynı kültür kategorisi içinde “Batı” olarak anlamamız gerektiğini söylüyordu. Onlara göre Amerika ve Avrupa aynı bütünün parçalarıydı, her zaman iyi ilişkileri olmuştu ve olmaya devam edecekti. Doğu Avrupalılar, kendi ülkelerinin -doğu olarak adlandırılsa bile- her zaman Avrupa kimliği içinde olduğunu vurguladılar. Bu konuda ben de Osmanlı-Türkiye kimliğinin, Doğu Avrupa’nın ayrılmaz, bölünmez unsurlarından birisi olduğunu anlattım. Savaş, Amerika, Bush yönetimi, Irak, Filistin sorunu ve Ortadoğu ilişkileri konusundaki en sert konuşmayı yazar Tarık Ali yaptı. Gerçekten zehir zemberek bir konuşmaydı ve insan bu etkili hatibi dinlediği zaman Irak’ın yakında şimdikinden de beter bir cehenneme döneceği tezine hak veriyordu. Daha sonra sohbet ettiğimiz Tarık Ali, Türkiye’nin bu cehennemin içine girmesinin yapılacak en yanlış şey olacağı düşüncesindeydi. Keşke orada sunulan bildirileri ve yapılan tartışmaları size aktarabilecek bir imkânım olsaydı. Ama ne yazık ki bu zihin açıcı ve öğretici üç günü küçük bir gazete yazısı içinde özetlemek zorunda kalıyorum. Kısacası, şunu söyleyebilirim ki Como toplantısından iyi bir duygu içinde ve daha çok şey öğrenmiş olarak döndüm. Ne de olsa insanın, kültüre ve bizim mesleklere önem verildiği bir ortamda bulunması, tedavi niteliği taşıyor. Kültür adamlarının dünyada hâlâ saygı ile karşılandığını görmek iyi geliyor.
