12 Eylül darbesinin üzerinden on dört yıl geçti. Bu akşam ATV ekranında yayınlacak olan “Bir ihtilal daha var” adlı programımızda, bu on dört yılın ne getirip ne götürdüğünü tartışacağız. Değerli yönetmen Nihat Özcan’ın yönettiği programda, Erbil Tuşalp arkadaşımızın, olayın baş aktörleriyle yaptığı söyleşileri izlerken şaşırıp kalacaksınız. Çünkü sakladıkları hiçbir şey yok. Düşüncelerini, uygulamalarını açık açık anlatıyorlar.

Türkiye’de darbelerin, sıkı yönetimlerin, ara dönemlerin mantığı hep aynı: Devleti yönetmek ve kollamak görevi taşıdığına inanan birtakım “baba”var, halka yani bizlere güvenmiyorlar ve evlatlarını kötülüklerden korumak isteyen bir baba gibi hem severek, hem döverek bizi adam etmek istiyorlar. Onlara göre bu ülkenin insanlarına güvenilmez. Kendi haline bırakırsan ya davulcuya, ya zurnacıya kaçan kız gibi zıvanadan çıkıverir. Bu yüzden sıkı bir biçimde yönetilmesi gerekir. Memduh Tağmaç “Türkiye’deki sosyal gelişmeler, ekonomik gelişmenin önüne geçti” diyerek sosyal gelişmeleri durdurmaya çalışırken bu mantığa dayanıyordu. (Erbil Tuşalp, Tağmaç’ın bu sözü bir Fransız yazarından aldığını saptadı.) Ulusun babalarına, Avrupa ülkelerini düzlüğe çıkarmış olan demokrasiyi hatırlattığınız zaman da cevap hazırdır: “İyi ama orada millet yetişmiş, olgunlaşmış. Demokrasiyi hazmedebiliyor. Aynı haklar bizde de verilse anarşi olur.”

Darbecilerin bu ülkenin insanlarına hiç güvenmediler. Bu halkı, Avrupa halklarından çok aşağıda, kavrayışsız, suça eğilimli insanlar olarak tanımladılar. Onlara göre, başıboş bırakacak olsan bu halk kibrit kutusunun üzerinde orak çekiç görüp hemen komünist oluverecek, bir tarikat bildirisi okuyunca şeriat düzeninin büyüsüne kapılacak, romancıları şairleri okuduğu zaman ahlaken çökebilecek kadar kaypak, zayıf ve her türlü etkiye açık bir çocuktu. Bu “çocuğu” korumak misyonunu üstlenen “baba”ların ülkeye ne kadar zarar verdiğini hep birlikte gördük ve çeşitli kesintilere uğrayan demokrasimiz, bir türlü kendi doğru ve yanlışlarını yaşayıp, gelişemedi. 12 Eylül’ün yıl dönümünde dileğimiz, çare olmadığı anlaşılan darbelerden vazgeçilerek bir kez de tam demokrasinin denenmesi.

SOLDA LİDERLİK Pazar gazetelerinde Yön dergisinin ilanını görünce şaşırıp kaldım. Kapakta benim resmim yer alıyor ve yanında şöyle yazıyor: Livaneli: Türk solunun liderliğine adayım. Böyle bir başlığı nasıl attılar bilmiyorum çünkü bana ait değil. Konuşma sırasında bir yanlış anlama da söz konusu olamaz. Çünkü yazılı soruları, gene yazıyla cevapladım ve İstanbul’dan faksla geçtim. Değil böyle bir cümle, bunu ala getirebilecek bir ima bile yok. İşte halimiz bu!