ATV’nin yeni yayın döneminde “Dünya Değişirken” ve Güneri Cıvaoğlu‘nun “Dosya programlarına yer verilmesi bir umut işareti ve örnek alınması gereken bir anlayış. Çünkü: Bir zamanlar gazetelerde yaşanmış olan yanlışlar, şimdi TV ekranlarında boy gösteriyor. Özel kuruluş yöneticilerinin bir kısmı gözünü “rating”e ayarlamış durumda. Madem ki özel TV’ler reklam almak zorunda, o zaman halkı en çok çekecek programları yaparak reklam pastasından alınan parayı büyütelim. Bütün mantık bu. Bir kısmının kafasında da “halkın ne istediği” ile ilgili değişmez kalıplar var. Bu zihniyete göre Türkiye de halk, kaliteli bir işten sıkılır. İyi film, iyi haber programı, iyi belgesel gibi yayınlar “raiting”, daha doğrusu para getirmez. Bu yüzden vur dansözün göbeğine… Şakır şukur eğlence programlarında ekranları üçüncü sınıf bir pavyon muhabbetine çevirir, parayı da kap areti Bu mantığın sonu yoktur. Böyle düşünenler hem halkı tanımıyor, hem de yayıncılık denilen kompozisyonu bilmiyor.
Gazeteler aynı deneylerden geçtiler. Halkın düşünce yazılarından sıkıldığını, herkesin eğlence istediğini hesaplayan basın organları, sadece çıplak turist resimleri ve magazin dedikodularıyla başarı kazanmak istedi. Doğrusu bir dönem kazandı da… Ne var ki bu dönem kısa sürdü ve şimdi büyük gazeteler, düşünce ağırlığı taşıyan yazılar, iyi işlenmiş haberlerle kaliteli bir yayın politikası oluşturmak peşindeler. Polis sayfalarını ve magazin bölümlerini, nitelikli yazılarla dengeliyorlar. Bir süre sonra özel televizyonlarda aynı noktaya gelecek. Bugün dudak büktükleri haber programlarının, belgesellerin, nitelikli kültür yayınlarının önemini anlayacaklar.
Bu gerçekler bugünden görülemez mi? Ne yazık ki çok az kişi dışında görülemez. Biz de her kuşak kendi yanlışını yaşar, kendi hatalarını yapar. Çünkü yayın işiyle uğraşanların çoğu kendi ölçeğinde birer “iletişim deha “sıdır. İnandıkları doğruları sarsmak çok zordur. Ve bu doğrular genellikle, “düşük düzeyli yayın” ilkesinde toparlanır. Halkın nitelikli ürünlere daha çok eğilim gösterdiğini görseler bile inanmak istemezler. Kendilerince bir kulp bulurlar. Çünkü bu eğilim, kafalarındaki “model “e uygun değildir. Model halkın, yani bizlerin “kirli, çürük ve adi” olan ne varsa sevdiği ilkesine dayanır.
İnsanlık kültürünün bütün büyük sanatçıları, insan oğlunun yüreğine ve bu yürekte ki “iyilik, güzellik” “tutkusuna inandılar. Yaratmaya devam etmelerindeki tek neden buydu. Ben de bu büyük ustaların izinden giderek, halk kitlelerine olan güvenimi hiç yitirmedim. Binlerce yıl bir çok kültüre beşiklik yapmış olan bu topraklardaki insanların nitelikli şiiri seveceğine, kaliteli müziği seçip ayıracağına inandım. Yanılmadım da. Bütün bozma çabalarına karşın halk gene de direniyor. Bugün. Sultan Abdal‘ı, Karacaoğlan’ı, Yunus Emre’yi, binlerce güzel türküyü kim yaşatıyor acaba?
