Bir toplantı dolayısıyla Paris’teyim. Sabah, operaya yakın Cafe de La Paix’de oturuyorum. Bütün masalar dolu. Havada yavaş yavaş insanın içini ürperten bir sonbahar kokusu. Amerikalı turistler bağıra çağıra konuşuyor, her şeye gülüyorlar. Önümüzden insanlar geçiyor: Hızlı hızlı yürüyen, kendi sorunlarına dalmış, her renkten, her yaştan, her cinsten insan… Paris ritminin hızına kaptırmışlar kendilerini. Cafe de La Paix, Hemingway’in hikayelerinde çok geçer. Bir hikayesinde bu kahveden kalkıp at yarışlarına giderler. Tarihi kafe, dünya edebiyatına geçmiş olmanın tadını çıkarırken bir yandan dar bu şanlı geçmişin acısını müşterilere ödettiği fiyatlardan çıkarmaya çalışıyor. Tam önümüzde bir gazete kulübesi var. Her dilden gazetenin ve derginin satıldığı cıvıl cıvıl bir yer burası. Fransız yayınlarının yanı sıra Amerikan, İngiliz, İtalyan, Alman, Arap, Yunan, Türk gazeteleri de satılıyor. Sabah kahvemi içerken kalkıp bir Herald Tribune, bir Liberation ve Türk gazeteleri satın alıyorum. Gazetelerimizin yalnız biçimleri ve renkleri değil farklı olan. İçerikleri de farklı. Ayrı önceliklere sahibiz. Yabancı gazetelerde “Baltık’taki Titanic” manşette; bizde ise Alaattin Çakıcı. Elimdeki gazetenin hangi dilden olduğunu çıkarmaya çalışarak bir göz atan yan masalar, bu işten hiçbir şey anlamıyorlardır. Alaattin Çakıcı ismi onlara bir şey hatırlatmıyor. Olsa olsa bu yıl Paris’te en büyük hasılatı yapmış olan “Alaaddin” filmini hatırlatıyorlardır. Oysa bizim hikayemiz “Alaaddin “ gibi bir masal çizgi filmi değil, gerçeğin ta kendisi. Masalarda oturan, yoldan gelip geçen insanlar gazetelerimizi dolduran isimleri bilmiyorlar. Mesela hiçbiri Süleyman Demirel aadını bilmez. Mesut Yılmaz’ı duymamışlardır bile. Tansu Çiller’i, şu sırada Türkiye’nin kadın Başbakanı olarak hatırlarlar. Murat Karayalçın, Deniz Baykal ve onların parti içi muhalifleri, DSP’ye geçenler yani bizim hayatımızı dolduran, günümüzün her anını birlikte geçirdiğimiz isimler dünyaya bir şey söylemiyor. Mesela Fransızlar Azimet Köylüoğlu’nu tanımıyorlar. Kendileri için büyük bir kayıp olsa bile gerçek bu. Amerikalılara Selim Edes deseniz, aptal yüzünüze bakacaklar. Opera Meydanı’na çıkıp da “Esat Kıratlıoğlu’nu tanıyana bir milyon frank vereceğim” deseniz, kimse bilemez.

Oysa biz bu önemli zevatın bütün özelliklerini biliriz. Televizyon ekranlarında her gün, her saat onların maceralarını görürüz. Yüzlerindeki her mimiği, ön dişlerindeki her dolguyu tek tek sayabiliriz. Her toplumun kahramanları olur. Bizim kahramanlarımız da bunlar.