Avrupa siyaseti ve diplomasisi ne kadar güçlü, önemli, usta ve kıvrak olduğunu bir kez daha gösterdi. Yüzyılların getirdiği tecrübeyle müzakereyi istedikleri gibi götürüp sonuçlandırdılar. Şapka çıkarmaktan başka çare yok. Türkiye’ye hiçbir şey vermediler ama bizim tek taraflı bağımlılığımızı, yükümlülüklerimizi sağlama bağladılar. Hiç kendimizi kandırmayalım. Artık Türkiye’yi Ankara değil Brüksel yönetecek. Diyeceksiniz ki diğer AB üyelerini de Brüksel yönetiyor. Ama onlar AB üyesi, biz değiliz. Bu yolculuğun sonunda, 3 vitesli Avrupa’nın üçüncü halkasında yer alacağız. Kıbrıs sorununda da kendi kendimize gelin güvey olmayalım. Hükümet’i Brüksel’i terk edecek noktaya getiren koşul, Ekim 2005’e kadar Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelecek olan Ankara Anlaşması’nın genişletilmesi idi. Burada bir şey değişmedi. Biz bu koşulu yerine getirmezsek, yani dolaylı yoldan Kıbrıs’ı tanımaz isek müzakere başlamayacak. Ama bu konuda, bugünden imza atmıyoruz da ileride yapacağımızı sözlü olarak taahhüt ediyoruz. Yani ha Ali Veli, ya Veli Ali. Ayrıca AB, özel statü niyetinden vazgeçmiş değil. Tam tersine, bu niyeti güçlendirerek ifade ediyor. Ama diplomatik ustalıkla, cümleleri eğip bükerek, “görüşmeler başarısızlığa uğrar ve Türkiye isterse” ifadesine bağladı. Yani AB, görüşmelerin yürümediğine karar verirse çekip gitmekte ya da özel statüye razı olmakta özgürüz. Şimdi kendimizi avutacağız. Dün gece Brüksel’de morali bozulan ekip, bugün hiçbir şey değişmemiş olmasına rağmen büyük bir coşkuyla zaferi kutlayacak. Biz de yine pişmiş aşa su katıyor durumuna düşeceğiz. Zirveden çıkan en önemli sonuç ise şu: Türkiye küresel politika ve güvenlik açısından çok büyük bir önem taşıyor olmalı ki, AB liderleri bütün güçlüklere göğüs gererek Türkiye ile ilişkiyi sürdürmek için olağanüstü gayret harcıyor. Bu da az bir şey değil.