Çocukluğum ve gençliğim Ankara’da geçtiği için mi bilmem, bu kente her gelişimde sevinçle hüzün karışımı bir duygu kaplar beni. Yaz gecelerinin iç bayıltıcı akasya kokulu atmosferi, Atatürk Bulvarı‘ndan yeğenlerin üzerinde lekeler bırakmak alışkanlığı edinmiş sığırcık kuşları, Bakanlıklar dolayında telaşla yürüyen eprimiş giysili küçük memurlar… Hepsi bir Çehov dünyasını çağrıştırır gibidir. Ankara’da gezip dolaştığım her köşe, yaşamımın bir dönemini vurgular: Dünyanın en üst rütbeli üniformasını kuşanıyor duygusu taşıyarak, lacivert ceketli, kravatlı ve gri şayak pantolonlu kolej formasını ilk giydiğim gün, göğüs cebimin üstündeki amblemi herkese göstermek isteyerek Yenişehir‘de yürüyüşümü görürüm. Dışkapı‘dan geçerken askeri ceza evi günler aklıma gelir. Kavaklıdere, kitap yayınladım günleri anımsatır. Eski Amerikan kitaplığı, kitaplar arasına gömülerek geçirdiğim yüzlerce cumartesi gününü çağrıştırır ve yabancı kitapların o güzelim kokusunu duyarım: Hemingway, Faulkner, Dos Passos, Caltwell, Steinback, Melville çılgınlıkları aklıma gelir. Kocabeyoğlu Pasajı inanılmaz bir zevk bahçesi gibi eski kitapların dünyasına daldığımız bir Anatole France, Descartes, Flaubert ırmağadır.

Ne yazık ki, aynı nehirde iki kez yıkanılmıyor. Çocukluğumun ve gençliğimin Ankarası, alçakgönüllü memurların kentiydi. Bugün ise ağzıma azmanlaşmış ve hepimizin göğsüne ağır bir değirmen taşı gibi oturmuş “devlet” in gösteri alanı. Bürokrat yolları oluşmuş. Resmi plakalı otomobilden geçilmiyor. Her köşe azman devlet binalarıyla dolmuş. Eski komünist ülke başkentleri gibi, devletin nefret uyandıran çirkin yüzü çıkıyor karşınıza.

Hem Ankara’yı hem de devleti bilerek büyüdüğüm için farkı çok kolay anlayabiliyorum.“Devlet küçülsün!“ dediğimiz yıllar içinde ne yazıkki tam tersi olmuş ve devlet makinası azmanlaşmış. Sultanlığa benzer bir devlet saltanatı kurulmuş. Küçük bir örnek vereyim: Babamın Yargıtay‘ da görev yaptığı yıllarda koskoca kurumda sadece iki makam otomobili vardı. Bunlar başkana ve başsavcıya aitti. Babam makam otomobilini bir kez bile özel işinde kullanmadı. Annem, kardeşlerim ve ben o otomobile hiç bilmedik. Babam eve geldikten sonra şoför yollar, 62 model Opel‘ine biner ve benzin kuyruğuna girerek gece yarılarına kadar beklerdi. Şimdi en küçük yöneticinin emrinde makam otosu sekreterler, lojmanlar ve yaz kampları var. Ankara’yı Paris’e, Londra’ya benzetelim derken Varşova, Sofya yaratmışız. İşin kötüsü bu süreç hala devam ediyor ve devlet makinası büyümeyi sürdürüyor.