Bayburt’ta çok yoksul bir adam yaşarmış. Ne üstte varmış ne başta. Evine ekmek götürmekten aciz bir garibanmış. Birgün bu garibana "Yahu git ağa efendiden yardım iste." demişler. "Zengin adam, sırtı kuvvetli. Nasıl olsa bir yolunu bulup sana yardım eder." Bu iş, yoksulun aklına yatmış. Birgün ağa efendinin kapısını çalmış ve demiş ki "İşte efendi hal böyle böyle.. Gayrı sen bilirsin!" Ağa, iki metrelik bir urgan çıkarmış. "Bak" demiş. "Şimdi biz seninle ortak oluyoruz. Hamallık yapacaksın. İp benden, hamallık senden." Yoksul adam, "Peki, Allah senden razı olsun" demiş ve başlamış çalışmaya. Gece gündüz demeden yük çeker, yüzlerce okkalık yükün altına ıh demeden girermiş. Aradan aylar geçmiş. Adamcağızın durumundaki perişanlığın devam ettiğini gören arkadaşları, "Yahu!" demişler, "Gece gündüz demeden yük taşıyorsun. Kazancın da fena değil ama yine ailen aç, yine evin yoksul!" Adamcağız "Ne yapayım?" demiş, "Bu duruma ben de üzülüyorum ama biz ağa efendiyle ortağız. ip ondan hamallık benden. Kazandığımın çoğunu, götürüp ağa efendinin avcuna sayıyorum." Arkadaşları bu duruma çok kızmış ve "Olur mu öyle şey!" demişler. "Sen de kendine yeni bir ip al, onun ipini götürüp ver ve ortaklıktan kurtul." Bu çare adamın aklına yatmış. Çarşıya gidip kendine yeni bir ip almış ve ağa efendinin konağına dayanmış. Eski ipi ağanın ayakları dibine atarak "Ağam!" demiş, "Ben ortaklıktan ayrılıyorum. Al işte ipini!" Bunun üzerine ağa küplere binmiş ve "Hangi düşmanım sana bu aklı öğretti? Hangi alçak bu fikri verdi!" diye çırpınmaya başlamış.

***

Bir, Bayburt hikayeleri antolojisi çıkaracak kadar dolu olan arkadaşım Doktor Eser Alptekin bu gerçek öyküyü anlatınca aklıma, bizim ülkedeki devlet -millet ilişkisi geldi. Gerçi bizim devlet, modern ülkeler kadar vergi toplayamıyor ve bazı kesimlere kendini aşırı biçimde sömürtüyor ama milletle ilişkisi haksızlık üzerine kurulu. Millete hizmet etmekten başka hiçbir amaç taşımamak durumunda olan devletin yetkilileri, kendi kişisel çıkarlarını ülke çıkarı gibi gösterip, yurttaştan durmadan fedakarlık istiyorlar. Türkiye, inanılmaz bir devlet saltanatı döneminden geçiyor. Sanki bir devletin itibarı sahip olduğu özel uçak, lüks Mercedes ve pahalı büro mekanıyla ölçülürmüş gibi bu anlamsız sefahata durmadan para akıtılmakta. Birgün devletin bütün birimlerinin sahip olduğu lüks tüketim malları listesi yayınlansa şaşırıp kalacağımızdan eminim. Başbakanlarımız, dünyanın en zengin adamı olan Brunei Sultanı kadar para harcamakta. Bu ülkede halkın sıkıntısı arttıkça, devlet adamlarının harcamaları da yükseliyor. Özel uçak kiralayıp, yurt dışına konser izlemeye giden bürokratlar bile görüldü. Ankara bir resmi otomobiller şehri olmuş. Kapıcı ya da katip olmayan her memurun altında bir araba, kapısında bir şoför. Bu ateşe kar mı dayanır?

***

Bir soru: Bugünkü saltanatla ölçülemeyecek kadar alçakgönüllü olan, Atatürk döneminde mi devlet daha itibarlıydı, yoksa şimdiki özel uçaklara, Mercedeslere, helikopterlere boğulmuş olan devlet mi?

***

Vergi veren yurttaş, ülkenin sahibidir, patronudur. Her şeyden hesap sormalıdır. Siz, Bayburtlu hamal gibi hem garibanın parasını alıp hem de onun üzerinden saltanat süremezsiniz. Buna hakkınız yok! "Verdimse ben verdim." diyemezsiniz, çünkü o para sizin değil. Memurun, işçinin, emeklinin, dulun, yetimin, gazinin parası.

***

Devlet - millet ilişkisindeki bu çarpıklığı yazanlara kızmalarında ve Bayburtlu ağa gibi "Hangi düşmanım sana bu aklı verdi?" diyerek, halkı uyaran insanları düşman ilan etmelerinde ise şaşacak bir şey yok. Vergi veren insanların, bu ülkenin gerçek efendisi olduğu anlaşılana kadar sürüp gidecek bu han-ı yağma!