Bu konularda genelleme yapmaktan korkarım ama yine de düşüncelerimi belirteyim: Avrupa ülkelerinde aydınların çoğu, devlet yapılarını eleştirseler bile bu mekanizmaya karşı derin bir kuşku ve soğukluk duymazlar. Çünkü söz konusu olan eninde sonunda kendi devletleridir; ortak çıkarlarını temsil eden bir örgütlenmedir. Ama 20. yüzyılın çeşitli dönemlerine göz atarsanız durumun her zaman böyle olmadığını görürsünüz. Almanya’da, İtalya’da, İspanya’da, Portekiz’de, Polonya’da, Çekoslovakya’da, Rusya’da, Bulgaristan’da, Macaristan’da, Yunanistan’da aydınlarla devlet arasında çoğu zaman bir kan davası olmuştur. Baskıcı devlet, aydınları ezmeye, parçalamaya, yok etmeye ve aşağılamaya çalışmıştır. Aydınlar da ellerindeki sanat ve düşünce olanaklarını kullanarak insanları baskıcı devlete karşı itiraza davet ermişlerdir. O dönemlerin Avrupa’sında, aydın olmanın birinci şartı aynı zamanda muhalif olmaktır. Bugün durum böyle değil. Çünkü bu ülkeler demokrasiye ve değerler sisteminde bir dengeye kavuştular. Artık devlet, aydını düşman olarak görmüyor, onların eleştirilerine kulak kabartıyor. Aydınların bir önemi ve değeri olduğunu biliyor, en aykırı fikri öne sürdükleri zaman bile saygı gösteriyor. Hatta birçok Avrupa ülkesinde muhalif aydınlar yönetim sorumluluğunu üstleniyor, karar mekanizmalarını ellerinde tutuyorlar. Bu gelişimin ideolojilerle de bir ilişkisi yok: eski faşist ülkelerde de durum böyle, eski komünist ülkelerde de. Türk devletinin aydınlarla ilişkisi ise daha çok eski modeli hatırlatıyor. Türkiye’nin baskı ile demokrasi arasındaki ebedi alacakaranlığında aydın, sürekli kendisinden kuşkulanılan, baskı yapılan, hapsedilen, öldürülen, dikkate alınmayan ve aşağılanmaya çalışılan bir insan tipi oldu. Atatürk döneminde edipler ve kültür adamlarına gösterilen saygı, bir süre sonra yerini aydınlara uygulanan korkunç işkencelere bıraktı. Hayata atılan gençler arasında kimileri devlet olanaklarını alabildiğine kullanıp itibar gördü, kimi ise ölümle, zulümle, hapisle uğraşmak zorunda bırakıldı. Bugün basında birbirine zıt fikirler ifade eden insanlara bakıyorum. Bunlardan bir bölümü ilk gençliğimden beri devletten maaş almış, devlet konutlarında oturmuş, VIP salonlarını kullanmış. Sütun komşusu ise dünyayı tanır tanımaz hapse atılmış, işkence görmüş, devletin gözünde hep ikinci sınıf bir yurttaş sayılmış. Yazdıklarında bu yüzden bu kadar fark olması doğaldır. Garip olan devletin kanatları altındaki adamların, muhalif ve acı çekmiş aydınlara hâlâ ‘vatan haini’ imasında bulunması.
