Yıllara önce bir makale çevirirken güçlükle karşılaşmıştım. Makale “demiurgus” deyimi” yer alıyordu ve ben bu deyimin karşılığını bilmiyordum. Sözlüklere baktım ve demiurgus’un “Dünyayı sanatkarane bir biçimde yaratan” anlamına geldiğini öğrendim. Ne var ki böyle uzun bir tanımlama, o metne uygun düşmüyordu. Türkçe’de demiurgus’u karşılayan bir kelime bulmalıydım. Ne kadar uğraştımsa da böyle bir kaşılık bulamadım. Çünkü Türkçe’de bu felsefi kavram yoktu. Bunun üzerine Osmanlıca sözlüğe başvurdum: Demirurgus’un karşılığında “Sana-i kainat” yazıyordu. Deyim karşılanmıştı.

Bu deney beni Türkçe dilinin soyut kavramları karşılamaktaki yetersizliği üzerinde düşünmeye yöneltti. İngilizce, Fransızca, Latince, Grekçe gibi Arapça da bir kültür diliydi. Ne var ki biz bu dillerin hiçbirinin tam sahibi değildik. Dolayısıyla eksik kavramlar, eksik düşünmemize neden oluyordu. Doğa tasvirlerinde ve şiirlerde olağanüstü tadı olan Türk dili, bilim ve felsefe konularında yetersiz kalıyordu. Mesela “sosyal” kelimesinin karşılığı olarak “toplumsal”ı kullanıyorduk. “Sosyolojik” kavramını da gene “toplumsal” sözcüğüyle karşılaşıyorduk. Oysa ikisi arasında büyük farklar vardı.

İnsan, dil aracılığıyla düşünür. Kelimesi olmayan kavram sizin için yok demektir. Bir örnek de Atatürk reformları’ndan vereyim. Yıllarca okulda ezberlediğimiz ve kimi zaman Atatürk reformları, kimi zaman Atatürk devrimleri, son yıllarda da Atatürk inkilapları dediğimiz kavrada büyük bir kargaşa yaşanıyor. (Bazen televizyon spikerleri ı’yı incelterek okuyor ve böylece de kelime ne yazık ki kelpleşme anlamına geliyor.) Ben reform kelimesinin re-form yani yeniden biçimlenme anlamına geldiğini yıllar sonra düşündüm. Oysa kelimeyi bu biçimde çözümlemek, yapılan işler hakkında da kavram kargaşasını ortadan kaldırmak demekti:Atatürk, var olan bir şeyi yeniden biçimlendirmek istemişti.

Şimdi ben de kendi hayatımı yeniden biçimlendirmek amacıyla, bu yaştan sonra Osmanlıca’yı daha iyi öğrenmek istiyorum. Çünkü batı dilleriyle karşılanamayacak ve bu ülkenin ruhuna kılcal damarlara kadar nüfuz edebilecek sezgiler ancak bu kelimeler aracılığıyla sağlanabiliyor. Elbette bir de eski metinler sorunu var. Kendi ülkesinin yüzyıl önceki metinlerini okuyamayan bir aydın kuşağının ayağını yere ne kadar sağlam bastığı tartışma götürür. Siyaset ayrı konu ama kültür bakımından ne tram batılı, ne tam doğulu, ne tam Akdenizli olmak, yani ortalarda yuvarlanmak sizi yormadı mı daha?