Bugün Uluslararası İstanbul Müzik Festivali yirmi ikinci kez izleyiciye “Merhaba” diyor. Bu öyle bir “Merhaba” ki, festivali düşleyen, heyecanını duyan bir yüreğin durmasından sonra da İstanbul’un durmasından sonra da İstanbul’un yaz geceleri şenlendirmeye devam etmekte. Hangi sanat türünün içine tükürülüp, hangisinin üstüne tüy dikileceği seviyesindeki tartışmaların yapıldığı bir ülkede, BBC Senfoni, Dresden Filarmoni , Robert Schumann Topluluğu gibi orkestralar çalacak, gitar ustası Narcisso Yepes gibi virtözlar konser verecek. Dünyanın her köşesinden kopup gelen müzik ustaları, İstanbullu seyircinin karşısına çıkacaklar.

Ne yalan söyleyeyim:bu yıl festivale biraz kolu kanadı kırık bir havayla giriyoruz. Türkiye bin bir mihnetle tepeye doğru çıkardığı kayaların birer birer aşağı yuvarlandığını görme noktasına geldi. Ekonomik kriz, doların normal olmayan sıçrayışı, politik kargaşa ve hepimizin içini saran belirsizlik korkusu, kısacası geleceğimizi net göremiyor oluşumuz, festivali coşkusuyla alkışlayan ellerde bir burukluğa yol açacak mı? Bütün bunların üstüne bir de İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın babası Nejat beyin kaybı eklenince, İstanbul Festivali’nin en zor yıllardan birini yaşadığımız söylenebilir. İşte tam bu noktada direnmek, evrensel müzikle aramızda kurulan nefes borusunu koparmamak ve kazanılmış kaleleri terk etmemek gerekiyor.

İşin bir de başka boyutu var: İstanbul Festivali’ne yirmi iki yıl içinde, binlerce ünlü sanatçı geldi. Bunların bir kısmı haritada Türkiye’nin yerini bilmiyordu. Bir kısmı ise Türkiye’de müzik dinlenildiğinin bile farkında değildi. Geldiler ve büyük bir süprizler karşılaştılar. Açıkhava Tiyatrosu’nda, Atatürk Kültür Merkezi’nde, hatta spor salonlarında, stadyumlarda onları muhteşem bir seyirci bekliyordu. Yaptıkları müziği anlayan, daha önceden bilgilenmiş, saygılı olduğu kadar da coşkulu bir seyirci kitlesiyle buluşuyor ve beğenilen her müzikçi gibi sahneden biraz sarhoş olarak iniyorlardı. Böylece İstanbul seyircisi müzik devlerinden etkilenirken, sanatçılarda bu muhteşem seyirciden etkileniyorlar ve bu etkiyi ülkelerine, dünya sanat çevrelerine ve uluslararası basına taşıyorlardı. Konsere giden dinleyici, neredeyse bir konser verecek ayrılıyordu oradan. Türkiye’nin yüzünü ak eden bir çabaydı bu.

Şimdi gene bir festival başlıyor. Dünyanın en ünlü yayları, çelloların, kemanların, viyoların gergin tellerinde dolaşacak, usta parmaklar piyano tuşlarında uçuşarak gitar tellerinde akorlar basacak ve hep birlikte müziğin sonsuz yaratıcı denizinde yelken açacağız. Ve bir şükran duygusuyla “Merhaba Nejat bey! diyeceğiz: “Tekrar merhaba!”