Millenium bin yıl demek. Son günlerde dünyada sıkça kullanılıyor. Çünkü dünya milattan sonra üçüncü bin yıla hazırlanıyor. 2000 yılı yalnız 21. yüzyılın değil, yeni bir yılın da başlangıcı. Dünyaya dakikalar ve saniyeler olarak da bakmak mümkün, binyıllar olarak da. Carl Lewis için dünya saniyelerle ölçülüyor. Yüz metreyi koşarken her salise önemli. Prof. Hawking ise binyılları da aşan bir boyutu arıyor. Bitirmekte olduğumuz bin yıl neleri değiştirdi? Binyıl biz daha Anadolu’da değildik. Şimdi yaşadığımız topraklar Bizans’a aitti. Binyılda dünya değişik devletler, savaşlar, uygarlıklar, rönesanslar, reformlar, kurulan ve yıkılan imparatorluklar, devrimler gördü. Çoğumuzun başlangıcını yaşayacağı önümüzdeki binyılda kim bilir ne değişiklikler olacak? İnsanlara, dördüncü binyıla girerken neler yazacak, neler duyacaklar? Nükleer savaşla yok olmuş bir uygarlığın küllerinden yeniden doğmaya mı çalışacaklar, yoksa üçüncü binyıl daha insanca, daha özgür, doğayla uyumlu bir yaşam mı sağlayacak? Böyle bir ölçü insanı güncel bağnazlıklardan, küçük hırslardan, “başarı” denen virüsün tuzaklarından koruyor. Bu boyutu kavramak, “Hasan Celal mi, Mesut Yılmaz mı?” tartışmasını gerçek boyutuna oturtmuyor mu? Gelin ölçeği daha da genişletip, kozmik boyuta götürelim. Depremler… İnsan düşüncesi üç büyük depremler sarsıldı: İlki Kopernik’ti; Dünyanın evrenin merkezi olmadığını kanıtladı. İkinci deprem Darwin’le geldi. Ona göre insanoğlunun kaynağı hiç de sanıldığı kadar kutsal değildi. Üçüncü deprem, Freud’un anlattığı libido ve insanın kendi cinselliğini keşfetmesiydi. Bugün buna bir dördüncü bilinç depremi ekleniyor: Zaman kavrayışı. Binyıl kavramının çok ötelerinde, “ışık yılı” ölçüsünü biliyoruz bugün. Bizden milyonlarca ışık yılı uzakta bir yıldız bulunduğunu ve biz karanlık bir gecede o yıldıza baktığımızda, yıldızın artık orada olmadığını, çoktan yer değiştirdiğini ve ışığın bize yıllar sonra ulaştığını biliyoruz. Böyle bir zaman boyutunda “tarihimiz”in ölçüsü ne? Bir kelebek ömrü mü? Ya bizim ömrümüz? İnsanın gücü…Ama gene de biz her şeyiz. Yaşadığımız, umutlandığımız, düş kurduğumuz, direndiğimiz ve zamanı tasarladığımız için bütün bir evreniz. Evrenin ta kendisiyiz. Bunu öyle bir kozmik derinlik ki, içinde hala dönmekte olan Mevlana’yı, Hallac-ı Mansur’u, Platon’u, Bergson’u, diyalektik evren kavrayışını, bütün mistik felsefeleri ve arkaik masalları, mitolojiyi görebiliyoruz. Zaman boyutunu kavramamız geliştikçe biz zamanı daha küçük birimlere bölmeye çalışıyoruz. Eskiden saat yoktu, güneş vardı. Sonra kum ve gölge saatleri, sonra sadece akrepli saatler, daha sonra yelkovanlı, saniyeli, saliseli, kronometreler, dijital saatler geliştirdik. Zaman var mı?…Aslında zaman var mı? Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” romanında Albay Buendia günü sorar. Çarşamba derler. Dünle bugün arasında bir fark olmadığını söyler, öyleyse dün de çarşambaydı, yarın da çarşamba… Zaman insanoğlunun gizemli bir inancı. İstanbul salı günü düştüğü için o günün uğursuz sayılması ve “Salı sallanır” inancı, İstanbul’u fethedenlerde sürüp gidiyor. Bütün zaman birimleri ve bölünmeler bizim kafamızda. Yeryüzünden insanlık yok olsa, zaman birimleri de yok olur. Zaman ve değişim…Her çağ yani dönem kendine ait yeni heyecanlar, yeni dinamikler yaratıyor. Her yeni felsefe ve dünyaya her yeni bakış, daha güzel ve daha adil bir yaşama duyulan özlemi anlatan bir çığlık. Böyle bir zaman perspektifinden bakınca düşünceler değişir, tabular yıkılır, değer yargıları tümden yok olur, ideolojiler eskir, yerini yeni öğretiler alır. İnsanlığın halleridir bunlar. Zaman içinde düşünmekle tek bağdaşmayan bağnazlıktır, saplantıdır. Yöntemler değişir. Değişmeyen ve değişmeyecek dolan tek şey; insanın yaşama olan susuzluğu, doğaya ve başka insanlara duyduğu sevgi, hayranlık ve adalet duygusudur. Ölüm korkular, zayıflıkları ve “insana yabancı olmayan” her türlü davranışıyla… Kutlama…Neyse, biz gene milleniuma dönelim. Sevgili dostlar, sevgili düşmanlar, hizipçiler, borsacılar, sağcılar, solcular, yargıçlar, mahkumlar, gazeteciler, sanatçılar, eleştirmenler, kutsal ittifakçılar, liberaller, enternasyonelistler, Çavuşeşkucular, yeni kurulan partiler, kapanmak üzere olan partiler, diskocular, başbakanlar, lazlar, kürtler, Türkler, çerkezler, Beşiktaşlılar, Fenerliler, Galatasaraylılar, maçlarda bağıranlar, fanatikler, bankerler, sevdalılar, kahramanlar, dönekler… Milleniumunuz kutlu olsun!