Doğan Hızlan’a Tüyap Kitap Fuarı’nın onur ödülü verildiği törene gitmeyi çok istedim ama ne yazık ki yurt dışındaydım. Katılamadım. Doğan’ı bütün kalbimle kutluyorum. Ödül dolayısıyla geçmiş günler bir kez daha gözümün önüne geldi. Kırk yıllık bir dostluğun anıları canlandı. Onun için zaman zaman belirttiğim bir saptamayı bir kez daha tekrarlamak ihtiyacını duydum: “Doğan Hızlan ‘Karalama Defteri’ diye bir program yapıp da kimseyi karalamayan ender insanlardan birisidir.” Bu işi pek kolay zannetmeyin. Çünkü bizim şu sevgili, biraz çılgın ve epeyce belalı ülkemizde sanat, edebiyat çevresinde çoğu kişi birbirine karşı çok hoşgörüsüz hatta düpedüz zalimdir. Ona buna iftira atar, kendileri gibi yazan çizen insanlara olmadık hakaretlerde bulunurlar. Bundan her kuşak nasibini almıştır. Bu ülkede Nazım Hikmet’e sadece sağcılar mı saldırdı sanıyorsunuz. Arşivleri açıp bakın; bu coşkulu, hesapsız kitapsız yaşayan, engin yürekli şaire en büyük hakaretleri sanat edebiyat çevrelerindeki solcular ve aydınlar yöneltmiştir. Yaşar Kemal hakkında yıllarca iftiralar düzenleyenler de bu fasıldaki “aydıncıklardır.” Bu aydıncıklar yüreklerindeki kavurucu kıskançlık krizlerini saklayamaz. O duyguları açığa vurmanın kendilerini küçük düşüreceğini bile bile meslektaşlarını kelimelerle öldürmek isterler. Kelimelerin öldürücü gücü olsaydı şimdiye kadar kaç aydın cinayeti görmüştük kim bilir. Oysa yaratıcı adam kıskanmaz; kendi işini yapar. Nazım Hikmet bir yazısında “Ben hayatımda hiç kimseyi kıskanmadım” demiştir. Doğrudur, niye kıskansın ki! Oysa Şark yazarlarının çoğu böyle değildir. Suriyeli şair Adonis hakkında bir arkadaşı 1000 sayfalık bir kitap yazıp şiirlerini nasıl Fransız şairlerinden aşırmış olduğunu kanıtlamaya çalışmış. Aklını arkadaşıyla bozacağına, kendi özgün yapıtıyla uğraşsaydı diyeceksiniz ama işte kıskançlık ateşi yüreği sarınca ölüme yaklaşmış yaşlı insanları bile dedikodu ve iftirayla yaşamak zorunda bırakıyor. İşte bu dikenli ortamda Doğan Hızlan, mayın tarlalarından bir ceylan çevikliğiyle geçmeyi başarmış ve mizahıyla, hoşgörüsüyle kendisini herkese sevdirmiştir. Türkiye’de çıkan her kitap, her müzik eseri, her sergi onun mutlaka ilgilenmesi gereken işiymiş gibi sorumluluk duyar. Bir örnek vereyim: Geçen gün telefonda bana “Sana bir özür borçluyum” diyordu. “Niçin” dedim. “Çünkü” dedi “Leyla’nın Evi romanın hakkında henüz yazamadım.” “Bırak Allah aşkına sevgili dostum” dedim. “Her kitabı yazmak zorunda hissetme kendini. Biraz da yazı bekle. Asıl ben senin için yazı yazmak istiyorum.” Şimdi Doğan Hızlan’ ı ödülünden dolayı kutlarken, bu yazıyı da hayranlığımın bir işareti olarak kabul etmesini diliyorum.