Granada’nın Doğu ile Batı’yı kaynaştıran büyülü atmosferi içinde, müthiş bir müzik ve dans gösterisinin tanığı olduk. Euro-Arap Üniversitesi Rektörü’nün daveti üzerine dinlediğimiz Macama Jonda grubu, sadece bir müzik ve dans gösterisi değil, sanki bütün Doğu-Batı kültür farkının özetini sundular. Konser boyunca, en önemli sorunlarımızdan biri olan kimlik bunalımımızı, Doğu ile Batı arasında kalmışlığımızı düşünüp durdum. Sahneye önce sekiz tane Tunuslu müzisyen geldi. Arap usulü beyaz entariler giymiş ve kırmızı fes takmışlardı. Ud, keman, darbuka, tef ve klarnet çalıyorlardı. Kemanları dik olarak dizlerine dayamışlardı. Endülüs Arapları’nın mutlu zamanlarından, Elhamra Sarayı’nda günün her saatine göre değişen müzik birikimlerinden örnekler sundular: Sabah müziği, öğle müziği, günbatımı müziği… Sarayda günün saatlerini müzikle karşılama geleneğini ilk kez duyuyordum. Arap müzisyenlerin sunduğu müzik gerçekten etkileyiciydi. Daha sonra bu müzisyenlerin üzerindeki Işıklar karardı ve sahnenin öbür yanına İspanyol müzikçiler oturdu. Ellerindeki gitarları büyük bir maharetle çalmaya koyuldular. Arap müziğinden etkiler taşıyorlardı. Şarkıcı yanık gazellere benzeyen flamencolar söylüyordu. Üç genç İspanyol kızı dans ediyordu ortada. Bir süre sonra müzik, şarkı, topuk vurma, el çırpma ve çığlığa benzeyen haykırışlarla öylesine görkemli bir gösteri başladı ki biz izleyiciler müthiş bir heyecana kapıldık. Böylesine etkileyici bir anı, yazıyla anlatmak çok zor. Ortaya bir genç kız fırlıyor, yay gibi gerili gövdesinin hareketlerini tamamlayan trajik yüz anlatımıyla raksederken, gitarcılar, şarkıcı ve oturdukları yerde el çırpıp “Ole!” diye bağırarak arkadaşlarına destek olan genç kızlar, kadın erkek beraberliğinden fışkıran müthiş bir enerjiyle dolduruyordu salonu. Estirdikleri rüzgar, biraz önceki Arap müzisyenlerinkiyle ölçülemezdi. Oysa aynı makamlara dayalı, aynı geleneği işleyen bir müzik yapıyorlardı. Aralarındaki temel fark, Arap müzisyenlerin kadına yer vermemesi ve müziklerinde kadını yüceltmemesiydi. Erkek erkeğe oturmuşlar, gerilimi olmayan, tekdüze bir müzik yapıyorlardı. Oysa İspanyollar, kadın ve erkeğin bir kan ve ateş çemberine girdiği ve birbirine varlığını kanıtlamaya çalıştığı bir ihtiras müziği ve raksı sunuyorlardı. Toplum yaşamlarımız da böyle değil miydi zaten? Kadının dışlandığı ve erkek erkeğe yaşanan Doğu toplumlarının sorunu buydu işte. Yaşamın motorunu, dinamizmini ve özsuyunu yok sayıyorlardı. Ve yaşam da toplumun yarısını baştan eleyen bir kültürü dışlıyordu.
